ONAY

İnsanoğlu, yaptığı işlerle ilgili her zaman bir onay bekler. Onaylandıkça kendinden emin olur; doğru yolda olduğunu düşünür. Ben de yazılarıma konu seçerken zaman zaman çok emin olamıyorum, adeta bir onay bekliyorum. Çünkü kalemim, güncel dünya gündeminin dışına çıkarak genelde kendi içsel yolculuklarımı anlatıyor. "Acaba daha fazla haber ve benzeri konular mı yazsam?" sorusunu kendime sormuyor değilim. Ama yine de düşünsel yolculukları kaleme almak nedense her zaman daha ağır basıyor.
İşte tam o noktada kendime dönüp diyorum ki: "Olduğun gibi ol ve yaz. Zaten başka türlüsünün ne anlamı ne de farkı kalır."
Yazımın girişinde bahsettiğim bu "onay" konusuna dair, Jean-Paul Sartre’ın Bulantı kitabı bana kendi kendimi onaylama gücü verdi. İki yüz sayfalık bu kitapta Sartre’ın ne anlatmak istediğini anlamak için çabaladım. Kitap görünürde sıkıcı, konusu oldukça depresifti. Ama yılmadım; "Dünya onu onaylamışsa, mutlaka anlatmak istediği bir şeyler olmalıydı," dedim.
Nitekim bir haftada bitirdim. Bulantı’nın kahramanı, kendi yaşamından bir kesiti içsel diyaloglarla aktarıyordu. Sartre’ın o uzun içsel konuşmalarında gezinip düşünsel dünyasına girmeye çalıştıkça, bu anlatımın beni derin bir felsefi yolculuğa çıkardığını fark ettim.
Sonunda tüm bu okuma süreci, kendime bir ayna tutup kendi kendimi onaylamama vesile oldu. Evet, çoğunlukla magazinsel, tarihsel ya da güncel yazmadığımı biliyorum. Ama nasıl ki ben Sartre’ın o uzun cümlelerinde kıvrana kıvrana anlatmak istediği durumları zorlayarak okuyup sonunda anladıysam; iyimser bir düşünce ile demek ki benim doğaçlama yazdığım bu içsel ve düşünsel yazılarım da bir anlam taşıyor; herkes siyaset ya da magazin yazmak zorunda değil düşüncesine vardım.
Aslında geçen gün, benim için çok anlamlı genel kitle için ise bir haber değeri taşımayacak bir gün yaşadım. Ama o gün bir kez daha anladım ki sanatın her kolu, özellikle de yazı sanatı çok önemli. 28 Eylül 2026 günü özellikle hoş olan durum birbirimizi sadece yazılarımızdan tanıdığımız yazar dostlarla Tel Aviv'de buluşmamız idi.

O gün yazılarından tanıdığım sevgili Sara Yanarocak ile tanıştım. Bana Torunuma Mektuplar kitabını hediye etti. Eve dönüp okumaya başladığımda fark ettim ki bu kitap, sadece bir toruna değil, tüm insanlığa hediye edilecek güzellikte, insani değerleri hatırlatan bir eser. Bu kitap artık benim başucu kitabım olacak ve çocuklarıma hediye edeceğim.
Ayrıca ‘Torunuma Mektuplar’ yazmaya devam etmem konusunda da bana muazzam bir ilham verdi.
Çünkü kitapların ve yazarların bile bir "modasının" olduğu, ticari kaygılarla bazı isimlerin şişirildiği bir dönemdeyiz. Ben ve benim gibi iddiasız kendi kabuğunda yaşayan kişilerin gerçek okura ulaşması o kadar zor ve imkânsız gibi ki çoğu zaman kendime ‘Neden bu çabayı sarfetiyorsun’ diye sormuyor değilim.
İşte böylesine bir zamanda, biz iddiasız kişilerin yazdıklarının aslında ne kadar değerli olduğunu ve hayatımıza ne kadar büyük bir değer kattığını bir kez daha hatırlattı Sara’nın kitabı. Ve kendime tekrarladım. ‘Demek ki neymiş? Yazmaya devam. Hiç kimse okumayacakmış gibi yazmaya devam!’ Yazımı Sara’nın kitabından aldığım cümlelerle bitirmek istiyorum. Söyle demiş sevgili Sara torununa ‘ … sana ilk mektubumda da yazdığım gibi en büyük iman İyiliktir…’
Attığımız iyilik okları bir gün hedefine ulaşacaktır.
Teşekkürler Sara'cım, bu şahane kitap için...
Rahel Çela Behar
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar