top of page

Antisemitizmin Önlenmeyen Yükselişi Eşit vatandaşlıktan dışlanmaya

1 saat önce
8 dakikada okunur




 

1920’li yılların sonları ve 1930’lu yıllar, Türkiye Yahudileri açısından eşit vatandaşlık vaadinin gitgide artan dışlanmaya dönüştüğü bir dönemdi.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Türkiye Yahudileri, yeni devletin eşit vatandaşları olmayı umuyordu. Fakat 1920’lerde artarak güçlenen milliyetçilik, “makbul vatandaşlığı” Türk kimliği ve dili etrafında tanımladı. Kanunen eşit vatandaş olmak, günlük hayatta eşit muamele görmek demek değildi. Yahudiler, basında yayılan önyargılarla, Türkçe konuşmaları yönündeki kampanyalarla, mesleki ve ekonomik hayata ilişkin kısıtlamalarla karşı karşıya kaldılar.

 

Devrin gazetelerindeki yazılar ve Akbaba, Karagöz gibi dergilerde yayınlanan karikatürler antisemitizmin gitgide arttığını belgeliyor: Sadece birkaç örneğini sunduğum bu karikatürlerde 1920’lerin sonundan itibaren Yahudiler artık korkak, vicdansız, yalancı, başkalarını sömüren, zengin fakat çok cimri, sadece parayı düşünen, çirkin, pis, koca burunlu, istenmeyen yabancı bir unsur olarak gösterildiler.

 

 

Ayrımcı söylemlere diğer bir örnek “Yahudiler önlerindeki her güce baş eğen aşağılık zayıflardır” diyen Karagöz Mizah dergisi ile, Osmanlı’da fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan ve hala “eşit vatandaşlık” ruhunu taşıyan gazeteci David Fresko arasındaki yazışmalardır. 


Ayrımcılık yalnızca söylem düzeyinde kalmadı. 1927’de Elza Niyego cinayetinin ardından yaşananlar, Yahudi cemaatinin devlet önündeki konumunu açıkça gösterdi.  


Elza Niyego Cinayeti ve sonrasında yaşananlar

17 Ağustos 1927’de İstanbul’da Elza Niyego adlı genç bir Yahudi kadının, kendisini uzun süredir rahatsız eden ve aşkına yanıt vermeyen Osman Ratıb tarafından bıçaklanarak öldürülmesi, erken Cumhuriyet döneminde Türk-Yahudi ilişkilerindeki en çarpıcı kırılmalardan birini tetikledi.


Cinayetin ardından Elza’nın annesinin saatlerce kızının cesedinin üzerini örtmesine izin verilmemesi ve failin akıl hastanesine gönderilerek cezasız kalabileceği düşüncesi, Yahudi cemaatini derinden öfkelendirdi. Rıfat Bali’ye göre bu öfke yalnızca cinayete verilen anlık bir tepki değildi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Yahudilerin maruz kaldığı baskıların biriktirdiği gerginliğin bir “öfke patlaması” olarak dışa vurulmasıydı. Cemaatin artık kanıksanan suskunluk ve çekingenliğini kırarak kitlesel bir protestoya dönüşen 18 Ağustos’taki cenaze törenine on binlerce kişi katıldı. Kortejde yükselen “Adalet isteriz!” ve bazı kaynaklara göre “Korkak Türkler!” sloganları, haklı bir adalet talebi olmaktan çıkarılarak basının bir bölümü tarafından “taşkınlık” ve kamu düzenine meydan okuma olarak çerçevelendi.

 

Evrim Kepenek’in tespitiyle, başlangıçta “öldürülen kızcağıza üzülen dönemin basını, Elza’nın Yahudi kimliğinin netleşmesiyle birlikte tamamen farklılaştı”. Basın, cenaze üzerinden milliyetçilik ve dini motifleri kullanarak halktaki nefret söylemini arttırdı. Bu nefret kampanyasına Cumhuriyet gazetesi, 20-22 Ağustos 1927 tarihleri arasında arka arkaya “Adalet...!”, “Küstah Museviler” ve “Nankör ve küstah Musevilerin muhakemesine başlandı” manşetleriyle katıldı. Gazetenin kurucusu Yunus Nadi ise 24 Ağustos 1927 tarihli “Ya deve ya diyar” başlıklı yazısında, yükselen adalet talebini devlet otoritesine bir meydan okuma olarak değerlendirip, yazının özünde hoşnut olmayanların ülkeden ayrılması gerektiği mesajını verdi.

 

Cenazeyi bir gövde gösterisi olarak gören yetkililer Yahudi cemaatine “bir ders vermeye” karar vererek, cenazeyle bağlantılı olarak sekiz Yahudi’yi gözaltına aldılar. İlk yargılamada beraat etmelerine rağmen dava Türklüğe hakaret suçlamasıyla yeniden gündeme getirildi. Cemaat temsilcileri olayın siyasi bir gösteri değil, cinayete duyulan öfkenin sonucu olduğunu anlatmak için Ankara’ya giderek hükümet yetkilileriyle görüştüler. Zamanla tutuklananlar serbest bırakılsa da İzmir’de Yahudi okullarının, gazetelerinin ve Hahambaşılığın kapatılması, ticarethanelerin boykot edilmesi ve askerlik yapmamış Yahudilerin ülkeden kovulması gibi talepler dile getirildi.

 

Bu taleplerin yanı sıra, Yahudilere ülke içinde serbest dolaşım kısıtlamaları yeniden uygulanmaya başlandı. Yaşananlar, Yahudilerin adalet talep etmelerinin bile düşmanlıkla karşılanabildiğini gösteriyordu.

 

Evrim Kepenek yorumuyla olay, egemen zihniyetin "Bizden değilseniz, katilinize sahip çıkarız" anlayışıyla hem Yahudilere hem de Müslüman-Türk olmayan kadınlara yönelik ayrımcı tutumları gözler önüne serildi. Haklı bir adalet talebinin kolayca Yahudi karşıtı bir kampanyaya dönüştüğünü gören cemaat için bu olay, 1934 Trakya Olayları öncesindeki ilk büyük şoku yarattı. Sonuçta bu olay, eşit vatandaşlık vaadinin günlük hayattaki dışlanmayı önlemediğini açıkça göstererek, cemaatin daha ihtiyatlı davranmasına, Ladino ‘da "kayadez" olarak anılan “ses çıkarma, göze batma” tutumunun güçlenmesine ve Türkiye’de geleceklerine duydukları güvenin sarsılarak göç fikrinin kuvvetlenmesine neden oldu.


Elza Niyego cinayeti sonrası gelişen olaylar, 1934 Trakya Olayları ve 1942 Varlık Vergisi gibi giderek artan azınlık karşıtı uygulamaların nasıl bir sosyal iklimde yaşandıklarının bir örneğidir,

 

1933’te Nazi Almayasından Gelenler: Yahudi Akademisyenler Meselesi

Bu sosyal iklimde, ilgisiz görülse de Yahudilerin nasıl istenmediğini vurgulayan bir olay daha yaşandı. 1933’te Türkiye, İstanbul Üniversitesi’ni kuruyor ve yüksek öğretimde kapsamlı bir reform gerçekleştiriyordu. Aynı yılda iktidara gelen Hitler ve Nazi yönetimi Yahudileri kamu görevlerinden uzaklaştırmaya başlamıştı. 7 Nisan’da çıkarılan ari soyundan olmayanların kamu görevlerinden uzaklaştırılmalarını içeren yasa, aralarında Yahudi kökenli akademisyenlerin de bulunduğu çok sayıda bilim insanının Almanya’daki görevlerini kaybetmelerine yol açtı. Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan bilim insanlarının bir bölümü bu reform sayesinde Türkiye’de görev buldular. 

 

Bu gelişmeler sırasında Albert Einstein da devreye girdi. 17 Eylül 1933’te, Almanya’daki ırkçı uygulamalar nedeniyle çalışamaz duruma gelen 40 Yahudi profesör ve hekimin Türkiye’de istihdam edilmesi için Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi.


Einstein’ın bu mektubu seneler sonra, 29 Ekim 2006’da Murat Bardakçı tarafından yayınlandı. Bardakçıya göre Maarif Vekil’inin olumsuz cevabı üzerine Atatürk konuya müdahale etmiş ve bu sayede Alman Yahudisi bilim adamları Türkiye’ye davet edilmişi. Rıfat Bali’nin ertesi gün arşivlere dayanarak düzelttiği bu olayın içyüzü çok başkaydı.

 

Bahar’ın incelediği arşiv belgelerine göre, Başbakan İsmet İnönü 14 Kasım 1933’te Einstein’ın önerdiği 40 Yahudi profesör ve hekimin kabulünü reddetmişti. Hükümet, o sırada Yahudi akademisyenlerden ziyade Aryan kökenli profesörleri tercih ediyordu. Aryan – Yahudi olmayan profesörlere öncelik verilmesi ısrarı ve başarısız olunup başka çare kalmayınca Yahudi bilim adamlarının davet edilmesi Yahudileri milli kimlik içinde eritmeye çalışan Türkleştirme politikasıyla ve dönemin etnik ayrımcılık anlayışıyla bire bir örtüşüyor.

 

Bahar, Nazi Almayasından gelen Yahudi akademisyenlerin Türkiye’de istihdam edilmesini, 1492’de İspanya’dan ayrılarak Osmanlı Devleti’ne sığınan Sefarad Yahudilerinin hikayesiyle karşılaştırıyor. Kendi kelimeleriyle:  

 

“Özellikle 1990’lardan sonra, çok sayıda yayında alman profesörlerle ilgili verilmek istenen imaj, tıpkı 1492’de İspanya’da dinlerini değiştirmeyi kabul etmektense terk etmeyi yeğleyen ve önemli bir kısmı da Osmanlı Devleti’ne sığınan Sefarad Yahudileri gibi, bu Nazi Almanya’sından ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin de Türk hükümetinin duyarlı, insancıl yaklaşımıyla Türkiye’ye geldikleri şeklindedir. Bu şekilde ortaya çıkan algının günümüzde tartışılmaz bir gerçekmişçesine ortak toplumsal bilinçte yer ettiği rahatlıkla söylenebilir.”

 

Her iki olay da Türkiye’nin Yahudilere insancıl biçimde kucak açtığı anlatısının parçası haline gelmiştir.  Yaptığı araştırmada, 1933’teki akademisyen kabulünü Yahudileri kurtarmaya yönelik bilinçli bir insani politika olarak yorumlamanın, mevcut belgelerle doğrulanmadığını görüyor. Türkiye’nin önceliği, üniversite reformu ve devletin ihtiyaçlarıydı. 


Aryan akademisyenleri getirme girişimi sonuçsuz kalınca 1934 sonlarından itibaren Yahudi akademisyenler yeniden istihdam edilmeye başlandı. 1933 – 39 arası toplam 130 Alman Yahudisi akademisyen Türkiye’ye geldi. O tarihlerde İstanbul Üniversitesindeki akademisyenlerin %25 inin Alman Yahudisi olduğu düşünülebilir.

 

Türkleştirme, Antisemitizm ve Trakya’ya uzanan yol

 

Milli kimliği Türk dili, Türk kültürü ve Türk ekonomisi etrafında şekillendirme çabaları, Yahudilerin gündelik hayatını giderek daha fazla etkiledi. Türkleştirme politikaları, milli ekonomi hedefleri ve azınlıkların sadakatine ilişkin şüpheler ülkedeki milliyetçi hislerden doğuyordu. Nazi Almanya’sındaki antisemitizm, bu şüphelere yeni kavramlar, düşmanlık algısı ve propaganda malzemesi sağladı. Türkleştirme hedefleri Avrupa’da yükselen antisemitizm ile birleşerek, Yahudilerin hedef gösterilmesini kolaylaştırdı.

1926 tarihli Memurin Kanunu, arkasından ticari yazışmalarda Türkçe kullanımını zorunlu kılan düzenleme ve 1934 İskan Kanunu, bu politikanın örnekleridir.


Aynı dönemdeki “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası, dilin yalnızca iletişim aracı değil, Türk olmanın gereklerinden biri olduğunu gösterdi. Ladino, basında ve kamusal söylemde eleştiri konusu yapıldı. Bazı belediyeler Türkçe dışındaki dillerin konuşulmasına karşı yasaklar ve para cezaları uyguladı. Gençler sokaklarda “Yurttaş Türksen Türkçe konuş”, “Türk’ü seven onu sayar”, “Türkçe konuş Milliyetinden şüphe edilmesin”, “Türk olup Türkçe konuşmayanlar Türklüğe hakaret etmiş gibidir” yazılı kartları Türkçe konuşmayanlara verdiler.

 

Yahudiler, toplumsal baskı ve cezalardan kaçınmak için büyük çaba gösterdiler. Kamuda asırlık dilleri Ladino’yu bırakıp Türkçeye geçtiler. Cemaat liderlerinin çağrısıyla isimlerini Türkleştirdiler, sinagog vaazlarını Türkçeleştirdiler ve sadakatlerini kanıtlamak için Türkçe Yayma Cemiyetleri kurdular.

 

500 seneye yakın Millet sisteminde yaşayıp ana dili Ladino olan yaklaşık 80,000 kişilik bir cemaatin birkaç günde Türkçeyi öğrenip sadece Türkçe konuşması beklentisi bu kampanyanın gerçeklerden ne kadar uzak, maksadın üzüm yemek mi bağcı dövmek mi olduğunu gösteriyor.


Aynı yıl kabul edilen Soyadı Kanunu ise vatandaşlara soyadı alma zorunluluğu getirdi. Yahudi ailelerin çoğunun zaten kullandığı soyadları olmasına rağmen birçok aile yabancı görünmeme gayreti ve milli kimliğe uyum baskısı sonucu Türkçe soyadları benimsedi.

 

Dil ve kimlik üzerindeki baskılara ekonomik boyut da eklendi. Yahudi esnafın ve tüccarın ticari başarısı, bazı çevrelerde ekonomik rekabetin ötesine taşınarak “milli ekonomi” ve sadakat meselesi olarak sunuluyordu. Trakya’da Yahudi işyerlerine karşı boykotlar düzenlendi. Vatandaşları paralarını “iktisadi düşmanlara” vermemeye çağıran bildiriler dağıtıldı.


Antisemit propaganda da bu ortamı besledi. Cevat Rıfat Atilhan, Yahudileri ekonomik ve siyasi tehdit olarak gösteren yayınlarıyla öne çıktı. Nihal Atsız ise Nazilerden “Nazi Almanya’sındakine benzer ırkçı “saf kan”, “Öz Türk” gibi kavramları kullanarak Türk milliyetçiliğini etnik ve kültürel aidiyet üzerinden tanımlayan, Yahudileri dışlayıcı bir söylem geliştiren isimlerin başındaydılar. Bu yayınlar, Yahudilere yönelik önyargıların kamusal alanda daha görünür hale gelmesine katkıda bulundular ve 1934 Trakya olaylarını ateşleyen yayınlar olarak da bilinir.


Bu baskılar sonucu Yahudiler Türkiye’den ayrılmaları hızlandı. Gidenlerin %90 kadarı Fransa’ya ve ufak bir kısmı da Filistine  gitmeyi tercih ettiler. II Dünya savaşından bahsedeceğimiz yazıda bu Yahudilerden daha bahsedeceğiz.

 

Adato ve Duenyas aileleri

 

Türkleştirme politikalarının gölgesinde devam eden bu hayat mücadelesini, aile arşivimizde yer alan belgeler ve birinci nesil anlatılar üzerinden okumak mümkündür.

 

1923 – 29 dönemi Liya Adato’nun iş hayatında en parlak yılları oldu. Trakya’da çok iyi hasatlar alınmış, yerel halk zenginleşmişti. Rum çiftçi ve tüccarların ayrılmasıyla rekabet azalmıştı. Adato’lar ikinci bir kumaş mağazası daha açarak işlerini büyüttüler. Bu dönemde Türk ve diğer komşularıyla karşılıklı güvene dayanan iyi ilişkileri olan huzurlu bir yaşamları vardı. Erol Haker ’in anlatımına göre Liya yerli halk tarafından “dürüst, güvenilir ve zararsız, bizden biri" olarak kabul görür.


1927 Elza Niyego cinayetinin sonrasında Yahudilere konulan seyahat yasağı, Liya ve ailesinden birkaç ferdini İstanbul’da yakaladı ve Kırklareli’ne dönemeyip bir sene İstanbul’da kaldılar. Aile İstanbul’da bir iş kurmaya yeltendiyse de başarılı olamadı. 1929’daki dünya ekonomik buhranında da işleri bozuldu. Yaşam düzeyleri de mütevazi bir düzeye indi ve bir daha düzelmedi.

 

Balkan Savaşı sonrası Dimetoka’dan ayrılmak zorunda kalan ve ailesiyle Edirne’ye yerleşen büyük dedem Yehuda Duenyas (aşağıdaki resmin ortasında, eşiyle) şehirde saygın bir ticari ağ kurmuştu. Çocukları ve torunları ile rahat bir hayatı vardı.


Onun izinden giden ve adını taşıdığım oğlu, büyük babam İsak Duenyas ise Edirne’de yağ imalatına yöneldi. İstanbul yolu üzerinde bugün halen varlığını koruyan aile evinin alt katı, tabelasında da açıkça okunabileceği üzere “Yağcı İsak Doenyas” imalathanesiydi.


İsak Duenyas, Türkiye ziraat tarihinde kritik bir dönüm noktasının aktörüdür. O dönem Türkiye’de yalnızca park ve bahçeleri süsleyen bir bitki olan ayçiçeğinin yağ potansiyelini Balkanlar’da görmüş ve bunun Trakya’da ekilmesini sağlamıştır: Çiftçiye tohumu ücretsiz dağıtıp hasat alım garantisi vererek başlattığı bu üretim hamlesi, 14 Kasım 1984 Günaydın gazetesinin ” Bilgi kaynağı”nda  "ayçiçeğinden yağ elde etme fikrini ilk ortaya atan Edirneli Musevi" olarak tescillenmiştir. Bugün Türkiye’deki yemeklik yağ üretiminin yarısını oluşturan Ayçiçek yağı sektörünün ilk adımını ileri görüşlü bir Yahudi girişimcinin atmıştır.


1934 Trakya Olayları “La Furtuna” (Fırtına)

Yahudilerin, bir yandan Türkleştirme çabalarıyla karşı karşıya kaldıkları, diğer yandan aile hikayelerinde görüldüğü gibi kendi hayatlarına devam etme çabalarında oldukları bir atmosferde  21 Haziran - 4 Temmuz 1934 arası, “La Furtuna” veya Fırtına adını verdikleri Trakya pogromu yaşandı. Trakya Yahudilerinin hayatını tamamen değiştiren bu olayı ve II. Dünya savaşının başına kadar olan dönemi bir sonraki yazıda detaylı olarak inceleyeceğiz.


İsak DUENYAS

---------------------------------------------------------

Daha fazla bilgi için:

Eşit vatandaşlıktan dışlanmaya

Türk Karikatüründe Yahudiler (1924 – 1940) Rıfat Bali

Elza Niyego olayı

 

1933 te Nazi Almanyasından gelen bilim adamları

 

Türkleştirme, Antisemitizm ve Trakya’ya uzanan yol

 

Adato ve Duenyas aileleri

Günaydın Gazetesi 14 Aralık 1983 “Bilgi Ansiklopedisi” bölümü

Bir zamanlar Kırklarelinde Yahudiler yaşardı – Erol Haker

Kuşaktan kuşağa anlatılan aile hikaye ve resimleri



IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page