top of page

1920 – 1923: FAY HATLARI BÜYÜYOR

35 dakika önce
7 dakikada okunur



Geçen yazımızda Tanzimattan beri eşit vatandaşlığa inanan ve hazırlanan Yahudilerin 1908’deki Meşrutiyetle bu inançla nasıl iki elle sarıldıklarını, Avrupa’da filizlenen Siyonizm’e fazla yüz vermeyip Osmanlı vatandaşı olma yolunda ilerlerken, Balkan savaşı fecaati ve yükselen Türk milliyetçiliği nedeniyle ait oldukları ülkede birden istenmeyen unsur haline gelmelerini anlattık. Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geçen sürede, bu daha çok hissedilmeye başlandı.

 

Millî Mücadele devrinde Türk Yahudileri

Millî Mücadele yıllarında Türkiye Yahudileri Ankara hareketini desteklediler. 1919 Osmanlı meclisi seçimlerine Yahudiler katılırken, Rum ve Ermeni patrikhaneleri seçime girmeme kararı aldılar. Yahudilerin adayı Mişon Ventura İstanbul'dan seçilerek Son Osmanlı Meclis-i Mebusanına girdi. 1919 da açıkça “Anadolu ve tüm Türk halkı Mustafa Kemal ile beraberdir" diye demeç veren Hahambaşı Haim Nahum Efendi İngilizlerin baskısıyla istifa edince Ankara'ya geçerek Kuvayı Milliye ve Ankara Hükümeti'nin yanında yer aldı. Onun yerine geçen Haim Becerano da Millî Mücadele'yi destekledi. İstanbul'da tüccarlık yapan Nesim Danon'un milli mücadeleye silah ve cephane sevkiyatına yardım ettiği de aktarılır.

 

Anadolu'da da Yahudiler Yunan işgaline karşı tavır aldılar.  Müslüman/Türk nüfusun şiddet, öldürüldüğü, yağmalandığı, tecavüz ve yerinden edilmelerinin yaşandığı Aydın, Manisa, Tire, Bergama, Ödemiş, İzmir ve başka yerlerde Yahudi cemaatleri de Yunan bayrağı asmayı, Yunanistan lehine dilekçe imzalamayı ve işgal yönetiminin gösterilerine katılmayı reddettiklerinden bu şiddetten paylarını aldılar. İşgal sırasında Yahudiler öldürüldü, ev ve işyerleri yağmalandı ve birçok Yahudi daha güvenli bölgelere göç etmek zorunda kaldı.

 

Bu dönemde Osmanlıdaki Siyonist hareketin çalışmaları Filistin'deki Yahudi yerleşimini geliştirmeye ve Filistin'e giden Yahudileri desteklemeye yönelmişti. 1918'den itibaren Filistin'in Osmanlı yönetiminden çıkmasıyla bu faaliyetlerin Millî Mücadele ile doğrudan bir siyasi çatışması da bulunmuyordu. Bu derneklerin 1918–1923 arasında Osmanlı Devleti veya Ankara Hükümeti aleyhine faaliyet gösterdiklerine dair bir bulgu yoktur.

 

Yahudiler Millî Mücadele ordusunda da görev yaptılar. Gayrimüslim askerlerin büyük kısmı, aynı 1. Dünya savaşında olduğu gibi cephe gerisindeki Amele Taburlarında görevlendirildi. Haim Albukrek, Mart-Ekim 1921 arasında tuttuğu günlüğünde, Amele Taburunda ağır çalışma ve yaşam koşullarının yarattığı sıkıntıyı ve gayrimüslim oldukları için silahsız işçi taburlarına gönderilmelerinin yarattığı dışlanmışlık duygusunu anlatır.

 

Muharebelere katılan Yahudi askerler de vardı. Salamon Baruh Batı cephesinde takım çavuşu olarak savaştı; Kilis Yahudi Cemiyeti Başkanı Murdah Şireym ise cephe gerisindeki yardımlarıyla öne çıktı. İkisi de İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

 

1923'te Ankara Hükümeti'nin eski İçişleri Bakanı Fuad Bey, Yahudi basınına verdiği demeçte, “Biz Türkler Yahudiyi severiz ve Yahudinin de bizi sevdiğini biliriz” dedi. Aynı açıklamada, savaş sırasında Yahudilerin bazı diğer azınlıklar gibi Avrupa devletleriyle bir olup Türkiye'ye karşı hareket etmediklerini ve bunun unutulmayacağını belirtti.

 

Cumhuriyet'in kuruluşu

Cumhuriyet'in kuruluşuyla Türkiye Yahudileri, Osmanlı'nın gayrimüslim tebaası olmaktan çıkarak yeni devletin vatandaşları haline geldiler. Millî Mücadele sırasında Ankara Hükümeti'ni destekleyen Yahudi çevrelerinin yeni devletle ilişkilerinde temel beklentileri, Milli Mücadele sırasında gösterdikleri bağlılığın karşılığında güvenlik, huzur ve vatandaşlık temelinde kabul görmekti.

Bu dönemde Yahudilerin genel yaklaşımı, Türkiye'nin siyasi geleceğini benimseyip ülkeye bağlılıklarını sürdürmekti. Buna o kadar inanmışlardı ki Lozan'ın Milletler Cemiyeti güvencesi altındaki bazı azınlık hükümlerinden feragat ettiler.

 

Yükselen Antisemitizm

Buna rağmen özellikle 1923'ten itibaren Yahudilere yönelik antisemitik söylem giderek arttı. Bazı gazeteler Yahudileri “savaş yıllarında Türkler kan dökerken zenginleşmekle, ekonomik hayatı kontrol etmekle” ve “Yunan işgali sırasında iş birliği yapmakla” suçladı. Bu suçlamalar, savaş sonrasındaki ekonomik rekabet, güçlenen milliyetçilik ve işgal yıllarına ilişkin genel kuşkularla birleşerek Yahudilere yönelik bir kampanyaya dönüştü.

 

Bu kampanyanın ve toplumsal kanaatin oluşmasında en önemli aktörlerinden biri, Yusuf Ziya Ortaç’ın çıkardığı ünlü mizah dergisi Akbaba oldu. Akbaba dergisi, 1923’ten itibaren Yahudileri Vatan için kan dökmeyen, cepheden kaçan, savaş bitince de piyasayı ele geçirip haksız kazanç sağlayan, Türkçeyi kasıtlı olarak bozarak konuşan karikatürize figürler olarak resmetti. Tasvir-i Efkâr'ın sahibi Ebüzziya Tevfik bir kampanya başlattı; İleri gazetesi de Yahudileri 'simsar' ve 'kan emici' diye aşağıladı. Şubat 1926'da Yahudilerin varlığı hiç kanıtlanmayan "İspanya ve Kristof Kolomb'a sadakat telgrafı" gönderdikleri iddiası üzerine basında yeni bir kampanya patlak verdi. Çıkan karışıklıklarda bir Yahudi genç öldürüldü, Kuzguncuk Sinagogu'na saldırıldı.

 

Yahudilere yönelik antisemitik söyleme siyasi ve ekonomik suçlamalar da eklendi. Millî Mücadele’ye sadakatle bağlı olan dürüst Yahudi tüccarlar ve vatandaşlar toplum gözünde "güvenilmez yabancılar" olarak damgalandılar. Milliyetçi gençlik Yahudi esnafına karşı ilk ekonomik boykotları düzenledi.

 

Antisemitizm sadece basında değildi. Aralık 1923'te Çorlu ve Çatalca'daki Yahudi cemaatlerine şehri terk etmeleri emredildi. Aynı yılın haziran ayından itibaren de Yahudilerin Anadolu'da serbestçe dolaşmaları kısıtlandı. İstanbul’a gelen Edirne, Kırklareli ve Uzunköprü Yahudi’si tüccarların bir kısmının memleketlerine dönmelerine, bazı Yahudi kadın ve çocukların da evlerine gitmelerine izin verilmedi. Uygulamanın resmi gerekçesi açık biçimde belirtilmemiş olmakla birlikte, Yunan işgali sırasında Yahudilerin Yunanistan'la iş birliği yaptığı yönündeki suçlamaların ve Yahudi karşıtı kampanyaların yoğunlaştığı bir dönemde ortaya çıktı. Kısıtlama 1925'te yeniden uygulandı. 29 Mart 1928'de ise Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey, Yahudilerin Anadolu'da dolaşımına getirilen bu kısıtlamaların kaldırıldığını açıkladı.

 

Aynı dönemde gayrimüslimlerin çalışma ve meslek hayatındaki konumu da daraltıldı. 1922 – 23'ten itibaren yabancı sermayeli şirketlerde gayrimüslim Osmanlı çalışanların yerine Türklerin alınmaya başlandı. İstanbul Tünel Şirketi'nde gayrimüslim çalışanların sayısı 1923'te 29'dan 1924 başında 4'e düştü. Bu süreç, 1926'da çıkarılan 788 sayılı Memurin Kanunu'nun devlet memurluğu için getirdiği “Türk olmak” şartının öncesindeki önemli örneklerden biriydi.

 

Yahudilerin asırlardır kendi aralarında konuştukları İspanyolca kökenli Ladino dili, basında ve bürokraside "T.C. vatandaşına yakışmayan, sadakatsizliğin nişanesi bir yabancı dil" olarak sunuluyordu. Kamusal alanda Ladino konuşulması milliyetçi çevrelerde kızgınlık yaratıyor, Yahudiler Türkçe konuşmaya zorlanıyordu.

 

Lozan ve azınlık haklarından feragat

Lozan Antlaşması'nın 42. maddesi gayrimüslim azınlıklara aile ve kişi hukukunda kendi kanunlarını uygulama hakkı tanıyordu; 39. madde ise din farkının kamu hizmetine girişte ve mesleklerde bir engel sayılmayacağını güvence altına alıyordu. Ne var ki 39. madde büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldı: azınlıklar polis ve askeri okullara alınmıyor, üst düzey memuriyete yükselemiyordu. Müttefiklerin bunu Lozan'ın ihlali sayan itirazları da Türk makamlarınca reddedilmişti.

 

Bu ortam bir paradoksu da beraberinde getirdi: Yahudi cemaati, yükselen antisemitizmin tam ortasında kendi cemaat yaşamlarını koruyan 42. maddeden 15 Eylül 1925'te feragat ettiğini bildiren ilk azınlık oldu. Amerikan Yahudi Komitesi, uluslararası güvencelerin ileride azınlık haklarını korumak için gerekli olacağını söyleyerek karara karşı çıktı. Buna karşılık olarak Hahambaşı vekili (Cumhuriyet hükümeti, sekülerleşme politikaları gereği kendisini resmi Hahambaşı olarak tanımadılar) Haim Becerano ise yabancı devletlerin cemaat işlerine karışmasını istemediklerini, Türk hükümetine güvendiklerini söyleyerek feragati savundu. Gazeteci David Fresko de aynı yönde düşünüyordu: yükselen "Türk eşittir Müslüman" algısında özel bir statüyü korumak, artık güvence değil şüphe kaynağıydı.


Ama bu "gönüllülüğün" iç yüzünü, iki ay sonra Rum cemaatinin başına gelenler gösterdi: Kasım 1925'te, aynı feragati reddeden üç Rum delege polisçe gözaltına alınınca, kalan yetmiş iki Rum üyeden elli beşi feragat belgesini imzaladı. Şubat 1926'da bir Yahudi heyeti Ankara'ya gidip Dahiliye Vekili Cemil Bey'le feragatle birlikte Hahambaşılığın dünyevi yetkilerinin kaldırılmasını görüştü. Devlet için bu ikisi iç içeydi: Azınlıklara tanınan ayrı dini yargı, egemenlik hakkına müdahale sayılıyor ve o günlerde kabul edilen Medeni Kanun'un hedeflediği tek hukuk düzenine engel olarak görülüyordu. Bu feragatin sonucunda Hahambaşılık, cemaatin dünyevi lideri olmaktan çıkıp yalnızca dini bir makama dönüştü.

 

Bu dönemde uygulanan politikalar azınlık kurumlarının etkisizleşmesine ve zamanla kamusal alandaki rollerinin daralmasına yol açtı. 1931'de Hahambaşının ölümünden sonra yeni hahambaşı seçimi de uzun yıllar yapılamadı ve cemaatin bu yöndeki talepleri sonuçsuz kaldı.

 

Lozan'ın 39. maddesinde din farkının kamu görevlerine ve mesleklere kabulde engel oluşturamayacağı belirtilirken, aynı yıl Türkiye'nin kendi hukukunda gayrimüslim vatandaşların kamu hizmetine girişini sınırlayan 788 sayılı Memurin Kanunu yürürlüğe girmiş oldu.

 

39. maddenin ihlaline karşı Yahudiler Milletler Cemiyeti’ne başvurmak yerine Ankara'ya heyetler göndererek sessiz bir diplomasi izlediler. Fazla gürültü çıkarmamalarının nedeni muhtemelen Rumların arkasındaki Yunanistan gibi bir devlet desteğinden yoksun olmaları, Milletler Cemiyeti'nin zayıf ve yaptırımsız olması ve böyle bir girişimin durumlarını kötüleştirebileceği kaygısıydı. Avrupa devletleri de muhtemelen Türkiye'yi Almanya'ya itmemek için bu konuyu görmezden geldi.

 

Ankara’daki girişimler sonuçsuz kalınca cemaat geri adım attı. Kamusal alandan çekilerek serbest ticarete yöneldi. Bu değişim, Yahudi toplumunda giderek belirginleşecek içe kapanma, sessizlik ve göze batmama eğiliminin ilk işaretlerinden biriydi. David Fresko gibi bu dönemin yazarları haklarını savunmaktan ve devlet politikalarını açıkça tartışmaktan çekinmezken, baskıların artmasıyla ileriki yıllarda hem cemaatte hem cemaat basınında çok temkinli, fazla görünmemeyi ve duyulmamayı tercih eden bir tutum gelişti.

 

Hayim Nahum Efendi ve Lozan komplo teorileri

Lozan Antlaşması, Türkiye'nin bağımsızlığını uluslararası alanda tanıyan ve Osmanlı Devleti'nin hukuki ve siyasi mirasından ayıran bir anlaşmaydı. Hilafetin kaldırılması ve Türkiye'nin yeni bir ulus-devlet olarak yeniden yapılandırılması ise daha sonra Cumhuriyet'in kendi kararlarıyla gerçekleşti.


Yıllar sonra bu tarihsel süreç bambaşka bir anlatının konusu oldu. Necip Fazıl Kısakürek tarafından geliştirilen anlatıda, Lozan'ın Türkiye'nin İslami kimliğini zayıflatmayı amaçlayan bir Yahudi komplosunun ürünü olduğu ileri sürüldü. Bu anlatıda Hayim Nahum'un İsmet İnönü'yü etkilediği, İngilizlerle gizli aracılık yaptığı ve bunun karşılığında hilafetin kaldırılması ve Türkiye'nin İslam'dan uzaklaştırılması konusunda tavizler sağladığı iddia edildi.

Daha sonra “Hayim Nahum Doktrini” adı verilen bu anlatı, Nahum'u Türkiye'nin laikleşmesinin, ekonomik olarak zayıflatılmasının ve Yahudi veya Siyonist çıkarlara hizmet eden bir devlet yaratılmasının gizli mimarı olarak gösteren bir komplo teorisine dönüştü.

 

Hayim Nahum Lozan'daki Türk heyetinin danışmanıydı. İsmet İnönü'yü gizlice yönettiği, İngilizlerle böyle bir anlaşma yaptığı veya hilafetin kaldırılması karşılığında taviz aldığı iddialarını doğrulayan bir belge bulunmamaktadır.

Yazının başında andığımız Fuad Bey'in 'Biz Türkler Yahudiyi severiz' sözü, çalışma hayatındaki ve diğer alanlardaki dışlayıcı uygulamalar göz önüne alındığında içi boş kalıyordu; Yahudi topluluğu, yabancı güçlerle iş birliği yapmakla ve devleti zayıflatmakla suçlayan antisemitik söylemlerin de hedefiydi.

 

Bu, Yahudilerin devlete güvenlerini kaybetmesinin ve fay hattının kırılmasının başlangıcıydı."

Bir sonraki yazımızda memurin kanunuyla ivme kazanan dışlanma ve gitgide yükselen antisemitizmin II Dünya savaşına kadar sonuçlarını inceleyeceğiz.


İsak DUENYAS


Daha fazla bilgi için

Milli Mücadele devrinde Türk Yahudileri, Antisemitizm

 

Rıfat N. Bali – Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri

TÜBA – Milli Mücadele Döneminde Aydın Yahudileri

 

Cumhuriyet'in kuruluşu ve Lozan, Feragat

 

Hayim Nahum ve Lozan Komplo teorileri

 

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page