top of page

“Çağdaş” Kavimler Göçü…



Okuldaki tarih dersinde beni en çok etkileyen olayların başında, İlk Çağ’dan Orta Çağ’a geçişi simgeleyen Kavimler Göçü’ydü. Hani, hatırlarsınız -IV. Yüzyılın ortalarında Orta Asya'daki Çin egemenliğinden kurtulmak için Avrasya steplerinden batıya yönelen Hunlar, Karadeniz'in kuzeyinde yaşamakta olan Ön Slavlar ile Doğu Avrupa’da konuşlanmış Germen kabilelerinin yurtlarına girmişler ve aralarında buna fazla dayanamayan Gotlar ile Slavlar, daha batı bölgelere doğru göç etmeye koyulmuşlardı… Romalıların “barbar” olarak adlandırdığı bu kavimler, imparatorluğun düzenli ordularını art arda yenmeye başlayarak kuzey Avrupa’ya (Anglo-Saksonlar), bugünkü Fransa’ya (Franklar), Almanya’ya (Alemanlar), İspanya ve İtalya’ya (Vizigot ve Ostrogotlar), hatta Kuzey Afrika kıyılarına kadar (Vandallar) ulaşıp o bölgelere yerleşmişlerdi.



Kavimler Göçü, günümüz Avrupa devletleri temellerinin atıldığı önemli bir olaydır. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasının ardından Batı Roma’nın yıkılması ve “barbar”ların birbirleriyle, ancak aynı şekilde Romalılarla kaynaşması sonucu yeni milletler ortaya çıkacak, etnisiteler de allak-bullak olacaktı... Bundan öte, Germen kavimlerinin Hristiyanlığı kabul etmeleriyle de Orta Çağ Avrupası’nda kilise, papalık ve skolastik düşünce güç kazanmaya başlar.



XX. Yüzyılın sonlarıyla XXI. Yüzyılın ilk yirmi yılında Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinde görülmüş kimi önemli olayların ardından, işte o “tarihi Kavimler Göçü”nü andıracak devinimler gözlenmeye başlandı: Bu gelişmelerin ilki olan SSCB ve “Doğu Bloku”nun sonlanıp dağılmasıyla, eski “Demirperde” ülkeleri halklarının hatırı sayılı bir bölümü öncelikle Batı Avrupa’ya (dahası, ABD ve hatta Israel’e bile!) yerleşmeye koyulur. Daha sonra, kâh Körfez Savaşı, kâh Suriye İç Savaşı, keza Afganistan’daki rejim değişikliklerinden de tetiklenen ve daha çok Akdeniz ülkeleri üzerinden Avrupa Birliği’ne yönelen ikinci bir göçmen dalgasının oluşması, ekonomik sorunlarla boğuşmakta olan bu yaşlı kıtayı yeniden karıştırmaya başlar… Tüm bu olumsuz gelişmelerin yanı sıra bir üçüncüsü olan, yani geçtiğimiz Şubat ayında Putin’in başlattığı savaş, bir yandan yüzbinlerce Rus erkeğini, salt askere alınmamak için ülkenin dışına yönlendirdi; ayrıca, daha da önemlisi, Avrupa’nın yedinci kalabalık ülkesi olan Ukrayna’dan da batıya doğru, gittikçe artan önemli bir göçü başlattı… ( https://www.sozcu.com.tr/2022/dunya/bm-ukrayna-nufusunun-ucte-biri-ulkeyi-terk-etti-7411175/ )



Tüm bu halk hareketlerinin toplumsal ve ekonomik etkileri küçümsenmeyecek boyuttadır kuşkusuz… İşte bu etkilerin son 20-25 yıl içinde oluşturup gittikçe artan bir hız ile tetiklediği ideolojik ve siyasi akımlar, Avrupa Birliği’nin istikrarını ciddi biçimde sarsmaktadır. Bu bağlamda, a) topluluğun hemen her ülkesinde baş göstermiş olan aşırı ulusalcılık, b) çoğu ülkelerinde açıktan açığa ırkçılığa yol açmış, üstüne üstlük c) son yıllarda/aylarda kimilerinde yapılmış olan milletvekili seçim sonuçlarını da önemli biçimde etkilemiştir.



Sağa, dahası aşırı sağa doğru yönelen ilk iki gelişmeden doğmuş olgulara verilebilecek örnekler burada sıralamakla bitmez… Sadece bir tanesine değinecek olursak, İsviçre gibi tarafsız bir ülkeye komşu Almanya ile Fransa’nın sınır köy ve kasabalarından haftanın beş günü sabah girip akşam geri dönen, özellikle beyaz yakalı emekçilerine karşı son bir yıl içerisinde gösterilen olumsuz tepkiler, alışılmadık derecede şaşırtıcıdır!



Üçüncü gelişme, yani seçim sandıklarından çıkan sağ partilere olan yönelim de şaşırtıcı olduğu kadar, kaygı vericidir de... Almanya’da aşırı sağcı Alternatif Partinin yükselişinin yanı sıra, tarihinde sosyal demokrasi yatan İsveç’te, keza bunun tersini gördüğümüz, faşizmden nasibini almış olan İtalya’da aşırı sağcı partilerin hükümeti oluşturması, son ayların en büyük düş kırıklığını oluşturmamış mıydı? AB’nin “yaramaz çocukları” Macaristan ve Polonya’nın yanında yer alacağından kaygı duyulan, bu topluluğun kurucu ülkesi İtalya, zaten oldukça kırılgan olan AB’ndeki uyumu daha da bozacağa benzer…



Kehanetlere pek inanmamakla beraber, Ortaçağ’da yaşamış olan Michel de Nostredame’ın şu “ozansı” öngörüsünü son zamanlarda sık sık anmaya başladım: “Tuna ve Ren nehirlerinin suyunu içmek için / Büyük Deve gelecek ve bundan pişman olmayacaktır...” Ünlü kâhin Nostradamus’un bu iki mısrasında geçen “Büyük Deve” ile Avrupa kıtasına yayılmış Müslüman göçmenlerini kastettiği söyleyenler ve oradaki kaynakları tüketecekleri hakkında kötümser yorumlarda bulunanlar, acaba gerçekten saçmalıyorlar mı...?


*****





Comments


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page