KASIM’ın çağrıştırdıkları…

Çocukluğumda ve öğrencilik yıllarımda Kasım ayı kışın habercisi, soğuk, yağmurlu ve güneşsiz günlerin başlangıcıydı. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım günü farklı bir kasvet ve hüzün basardı çocukluk dönemimde.
Okulda gerçekleşen anma töreninde Ata’nın kocaman çerçeve içindeki fotoğrafının etrafı ve büstü kasımpatı çiçekleriyle donanırdı. Atamız anısına şiirler okunurken küçük bir kız çocuğu olarak derinden etkilenir gözyaşlarımı tutamazdım.
Çocukluk döneminin Kasım hüznü daha ileri yaşlarda farklı bir boyut kazandı. Çünkü Kasım ayının Yahudi tarihinin hafızasında yalnızca sonbaharın hüznünü değil, derin acıları ve yarım kalmış umutları da taşıdığını öğrendim. Takvimde birbirine yakın iki tarih, iki farklı coğrafyada yaşanan ama insanın içine aynı ağırlıkla oturan iki büyük kırılmayı anımsatır.
1938’in 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gecesi…
Almanya ve Avusturya’da Nazi yönetiminin örgütlediği, tarihe Kristallnacht, yani Kırık Camlar Gecesi olarak geçen pogrom başladı. Sinagoglar ateşe verildi, Yahudilere ait binlerce dükkân ve ev yağmalandı, insanlar sokak ortasında dövüldü, aşağılandı ve öldürüldü. Yaklaşık 30 bin Yahudi erkek toplama kamplarına gönderildi.
İşte o gece yüzyıllardır Avrupa’nın kültürüne, bilimine, sanatına ve ekonomisine katkıda bulunmuş Yahudi toplumlarının güveninin artık kalmadığının göstergesi oldu. Kristallnacht, Nazi Almanya’da 1933’ten beri giderek yükselen Yahudi düşmanlığının yeni ve çok daha vahşi bir aşamaya geçtiğini gösteriyordu. Altı milyon Yahudi’nin sistematik biçimde yok edilmesine, yani Holokost’a giden yolun ilk adımları atılıyordu o gece…
Aradan 57 yıl geçti… 1995 yılının 4 Kasım akşamı, Tel Aviv’de, barış için düzenlenen büyük bir miting sona eriyordu. Barış şarkıları söylenmiş, Başbakan Yitzhak Rabin, meydandaki kalabalığa seslenmiş, barış umudunu savunmuştu. Ancak mitingden ayrılırken üç kurşunun hedefi oldu. O gece Rabin’i öldüren başka bir halkın düşmanı değil, kendi halkından bir Yahudi’ydi…
Yitzhak Rabin’in öldürülmesi ülkenin demokrasi anlayışına, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesine ve ortak geleceğine ağır bir darbe vurdu. İşte o gece, 4 Kasım gecesi İsrael toplumunun zaten var olan siyasi ve ideolojik ayrılıkları çok daha görünür hale geldi. Meşru siyasi eleştirinin yerini nefret söyleminin, tartışmanın yerini düşmanlığın almasının ne denli tehlikeli olabileceği maalesef çok acı bir şekilde ortaya çıktı.
Kanımca, Rabin suikastının en ağır sonuçlarından biri, İsrael toplumunda ortak kader duygusunun aşınmasıdır. Elbette görüş ayrılıkları her demokratik toplumun doğal parçasıdır. Fakat bir toplum, farklılıklarını düşmanlığa dönüştürdüğünde birlikte yaşama iradesini de kaybetmeye başlar.
Sözünü ettiğim iki olayı aynı kefeye koymak tabii ki mümkün değil. Birinde Yahudiler, Avrupa’da devlet destekli antisemittik bir şiddetin hedefi oldu. Diğerinde İsrael’in seçilmiş başbakanı kendi toplumunun içinden çıkan aşırı uçlardaki bir fanatik tarafından öldürüldü. Ama her iki tarih bize nefretin önce insanları, sonra toplumları nasıl yaraladığını hatırlatıyor.
Kristallnacht’ta sinagoglar yakıldı yıkıldı, dükkanların camları kırıldı. Rabin’in öldürüldüğü gece, İsrael’in ortak geleceğine duyulan inançta derin mi derin bir çatlak oluştu.
Bugün aradan geçen uzun yıllara rağmen, bu iki tarihle ilgili önemli bir soru hala yanıt bekliyor… Bir halk, geçmişte kendisine yöneltilen nefreti unutmadığı gibi, kendi içindeki nefrete karşı da uyanık olmayı başarabilecek mi?
Çünkü bir halkı ayakta tutan sadece ortak bir geçmiş değil, birlikte kurmaya cesaret ettiği ortak gelecektir… Ortak geçmişimiz bizi birbirimize bağlıyor, ama geleceğimizi koruyabilmemiz için ortak sorumluluk, karşılıklı saygı ve dayanışma gerekiyor…
Nelly BAROKAS
İYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar