top of page

İskoçya: Yeşil ve Griler Ülkesi

  • 3 saat önce
  • 6 dakikada okunur




Telaffuzu bile başlı başına bir mesele olan şehir: Edinburgh. Okunuşu "Edin-bruh"; Edinboro ya da Edinburg değil!


İskoçya'da yaşayan bir arkadaşım ve oğluyla Nisan ayında Dublin'de buluşacaktık. Ben değiştirilebilir bilet aldığım için plan iptal olduğunda paramı geri aldım. Arkadaşım ise değiştirilemez bileti yüzünden parasını kaybetti. Hıncını benden çıkarmak için kaybettiği bilet tutarında bir yemek ısmarlamamı istedi. İstanbul'da denkleşiriz sanmıştım ama cezam daha büyükmüş: O yemeği Edinburgh'da ısmarlamak için mayıs ortasında yanına uçtum.


Beş dolu günde gördüğüm İskoçya, aklımda göz alıcı yeşiller, taş binaların grileri, sisli tepeler ve her an değişen havasıyla kaldı.

 

Edinburgh'un İlk Durakları

İlk durağımız, 1954-1997 arasında İngiliz monarşisine hizmet eden Royal Yacht Britannia oldu. Bugün Leith'teki Ocean Terminal'de demirli olan altı katlı gemiyi sesli rehberle geziyorsunuz. Gemideki tek çift kişilik yatak, Prens Charles ile Diana'nın 1981'deki balayında eklenmiş. Kraliçe ve Prens Philip'in odaları ise ayrıymış. Beni en çok şaşırtan, gemide 26 kişilik bir orkestranın bulunmasıydı.


Ardından, eski Nor Loch gölünün kurutulmasıyla oluşturulan Princes Street Gardens'ı gezdik. Eski Şehir ile Yeni Şehir'i ayıran parkın en dikkat çekici noktası, turkuaz renkli Ross Çeşmesi.


Şehir merkezine çok yakın olmasına rağmen bambaşka bir dünyaya açılan Dean Village, taş evleri, küçük köprüsü ve nehir kenarındaki yürüyüş yoluyla huzurun adresi. Gökyüzü griydi ama güneşin bulutların arkasında bir yerlerde olduğuna inaarak yürüdük.


Edinburgh'daki kamu müzelerinin kalıcı koleksiyonlarına giriş ücretsiz. National Gallery'de İskoç ve Avrupalı sanatçıların önemli eserleri sergileniyor. Özellikle Edwin Landseer'in, İskoç Yaylaları önünde görkemli bir geyiği betimleyen The Monarch of the Glen tablosu görülmeye değer. Resim, 2017 yılında 4 milyon sterline satın alındı.




Bu arada şehre geldiğimden beri arkadaşımı "Gerçekten etekli erkekler görecek miyim?" diye sıkıştırıyordum. Her yerde göreceğimi söylüyor, ben de benimle dalga geçtiğini düşünüyordum. Elli kişiden fazlasını görünce ikna oldum. En gösterişlisini Balmoral Oteli'nin kapısında gördük.

 

Tepeler, Saraylar ve Royal Mile


Edinburgh'u kuşbakışı görmek için en güzel yerlerden biri Calton Hill. Zirvede 360 derecelik manzara var ama dondurucu rüzgârda saçlarımızı ve kahvelerimizi tutmaktan manzaranın keyfini ne kadar çıkarabildik, tartışılır.


Buradaki Nelson Anıtı'nın tepesindeki zaman topu, geçmişte Leith limanındaki gemilere saatlerini ayarlamaları için görsel sinyal verirmiş. Gene aynı mantıkla kullanılan Edinburgh Kalesi'nden her gün saat 13.00'te yapılan top atışı da bu geleneği sürdürüyor. Pazar hariç her gün.

 

Bir de tepede az bilinen 1795 yılında şehre gelen Yahudi diş hekimi Herman Lyon'un mozolesi var. O zamanlar şehre yerleşen ilk Yahudi göçmenlerden biri olan Lyon, özel bir Yahudi mezarlığı olmadığını fark etmiş ve şehir meclisine, ailesi için bir mozole olarak kullanabileceği bir arsa satması için dilekçe vermiş. Meclis, ona Calton Tepesi'nde 17 sterlin gibi cüzi bir meblağ karşılığında yer vermiş ve bugün Lyon ve eşi, gözlemevinin altında, girişi çalılıklarla gizlenmiş bir mozolede gömülü.


Calton Hill'deki yarım kalmış Ulusal Anıt, Atina'daki Parthenon'u andırıyor. Napolyon Savaşları'nda hayatını kaybeden İskoç askerleri için tasarlanan yapı, para yetersizliği nedeniyle tamamlanamayınca "Edinburgh'un Utancı" adını almış. Bizim içinse bol bol fotoğraf çektiğimiz eğlenceli bir durak oldu.

 

Holyroodhouse Sarayı, Kraliyet Ailesi'nin İskoçya'daki resmi konutu. Aile sarayda olmadığı zaman gezilebiliyor. Şansıma kimse yoktu kraliyetten de gezebildim.  En etkileyici bölümü, 44 metre uzunluğundaki Büyük Galeri. Duvarlarında kraliyet ailesine ait 96 portre bulunuyor ve salon bugün de resmi davetlerde kullanılıyor. Ah keşke oğlanlardan biri bu salonda evlenebilse diye geçiyor aklımdan. Bahçesindeki peyzaj ve kilise kalıntıları efsane. Çiçekleri fona alarak ne çok foto çekildi tahmin edemezsiniz. 




Saray ile Edinburgh Kalesi arasında uzanan Royal Mile, Eski Şehir'in omurgası. Adı ile uyumlu 990mt’lik bir cadde. Bir zamanlar 40,000 nüfusuyla sağlıksız ve aşırı kalabalık olan bu bölge, bugün kafeleri, hediyelik eşya ve viski dükkanlarıyla şehrin en keyifli caddelerinden biri.

 


Royal Mile üzerindeki Gladstone's Land, seyahatin en etkileyici duraklarındandı. Bina ters kronolojik sırayla düzenlenmiş: Üçüncü kat 1911'i, ikinci kat 1760'ı, zemin kat ise 1620'yi anlatıyor. Burası, binlerce insanın ayak izlerinde yürüme hissi verdiği için mutlaka görülmeli. Zemin katındaki odada yaşayan ailenin zenginliğinin göstergesi neymiş sizce?  Yatağın yanındaki bir kutunun içinde bulunan 'lüks' bir tuvalet…


Akşam yemeklerine eşlik eden zor bulunan ekmek somunu ve halkın her kesiminin rahatlıkla ulaşabildiği, günümüzün en pahalı yemeği istiridyeler. Tezat. Yandaki mutfak odasının yataklarının küçücük olduğu dikkatinizden kaçmasın diye fenerin ışığı tutuluyor hemen.


Merakla minik insanlar mı çalışıyor demek isterken, rehber hemen ekliyor. Çalışma yaşı sekiz. Herkesin eve yemek getirmesi gerekir, hem de küçük yaşta zenginlerin evlerinde çalışabilen çocuklar daha iyi besleniyorlar. Zaman acımasız, bir de bizler bu günlere acımasız diyoruz. Acaba dünyada yaşam her zaman mı acımasız?


Eski Şehrin Karanlık Yüzü


 Royal Mile'dan ayrılan dar Orta Çağ geçitlerine “close” deniyor. Sayıları seksenden fazla. Hepsini gezemeseniz bile Avukatlar geçidi kesin listesinde, unutmayın… En ünlülerinden Mary King's Close, 16. ve 17. yüzyıllardaki yoksulluğu, veba salgınını ve havasız yaşam koşullarını etkileyici interaktif bir turla anlatıyor. Klostrofobisi veya karanlık korkusu olanlar için uygun olmayabilir; ayrıca önceden rezervasyon gerekiyor.


Rengarenk binalarıyla Victoria Street, Edinburgh'un en fotojenik sokaklarından. Harry Potter kitaplarındaki Diagon Alley'e ilham verdiği söylendiği için burada büyük bir Harry Potter mağazası bulunuyor. Şehirdeki The Elephant House Cafe de J.K. Rowling'in ilk kitabı üzerinde çalıştığı yerlerden biri olarak tanınıyor.




"Hogwarts Ekspresi" olarak bilinen tren ise gerçekte Fort William ile Mallaig arasında çalışan Jacobite Buharlı Treni. Glenfinnan Viyadüğünden geçen bu yolculuk için aylar öncesinden bilet almak gerekiyor. Ben geç kaldığım için yer bulamadım.

 

Greyfriars Bobby heykelinde, sadık köpeğin burnunu şans getirmesi için ovmak gelenek olmuş. Ben de yaptım; dileğim yalnızca huzurdu.


Bir de Paddington Bear elinde meşhur sandviçiyle bankta beni bekliyordu. Yanağına bir öpücük kondurdum, sarılıp fotomuda çektikten sonra yola devam ettik. Arkamı dönüp baktığımda yüzündeki gülümseme bana’ iyi ki geldin Stella’ der gibiydi. Yeşilin grilere karışmış tonlarının arasında kırmızı şapkasıyla…

 

Viski, Ada ve Değişken Hava


Doğum günü hediyem, Johnnie Walker'ın "Keep Walking" viski turuydu. Hayatında hiç viski içmemiş biri için şaşırtıcı derecede ilginçti. Viski temelde tahıl, su ve mayadan yapılıyor; karakterini ve fiyatını ise ahşap fıçılarda geçirdiği süre belirliyor. Olgunlaşma sırasında buharlaşan bölüme "Meleklerin Payı" deniyor.

 

Kraliçe II. Elizabeth'in tahta çıkışının 60. yılı için yalnızca 60 şişe üretilen Diamond Jubilee serisi, turun en dikkat çekici parçalarındandı. £100,000. Sadece 60 şişe üretildi ve her şişe, Majestelerinin tahta çıktığı yıl olan 1952'de damıtılmış viski içeriyor.


Bir buçuk saatlik deneyimin sonunda viskinin yalnızca bir içki değil, başlı başına bir kültür olduğunu anlamıştım. Bir damla Viskinin içinizde oluşturacağı güzel duyguları hayatınıza katmanız dileğiyle.

 

İskoçya'nın yeşilini tarif etmek zor: Floresan gibi parlak, göz alıcı ve içinde kaybolma isteği uyandırıyor. Hava ise bir anda değişebiliyor. Heat strike zamanında biz anca montlarımızı çıkarmışken yerel halk şort ve parmak arası terliklere geçmişti. Kaç güneşli günleri var ki…




Forth Körfezi'ndeki Inchcolm Adası, tarih ile vahşi yaşamı bir araya getiriyor. Tekne, Edinburgh'u Fife'a bağlayan üç büyük köprünün altından geçiyor. UNESCO listesindeki kırmızı çelik Forth Köprüsü özellikle etkileyici. Bu kırmızı çelik yapıya karşı sayısız selfie çekiliyor. Adada 12. yüzyıldan kalma bir manastır kalıntıları var, muthis fotojenik fotolari hak ediyor. Ada sakinleri martılar, puffinler ve foklar. Bizi kayaların üzerinden ters ters süzen fok, sanki "Sizin burada ne işiniz var?" diyordu. Sürünerek yok oluyor kayaların arkasında. Keşke bende böyle yok olabilsem bu dünyanın çirkinliklerinden, politik egosundan.

 

Highlands, Glencoe ve Loch Ness



Edinburgh'dan yapılan 12 saatlik Highlands, Glencoe, Loch Ness ve Pitlochry turu, gerçek İskoçya'yı hissetmek için harika bir seçenek. Şehirden çıktıktan kısa süre sonra manzara değişiyor; tepeler, göller ve sisler başlıyor. Kartpostalın icine girer giibisiniz. Tavsiyem, telefonu uçak moduna alıp anı yaşamaya çalışmanız.

 

İlk durakta uzun kızıl tüyleri ve kahkülleriyle ünlü Highland ineklerini gördük. Bir yavru, elimdeki bisküvinin kokusunu alınca yanıma kadar geldi. Benimle burun buruna gelmesi harika bir şanstı. Irk Standardı kurallarına uygun çoğalmaları denetleniyor. Aklıma geliyor Türkiye’nin Kangal cinsi köpekleri ve Israel’in Çöl Antilopu.  İskoçya'nın turuncu renkli, gazlı içeceği Irn-Bru'yu da denemeyi unutmayın. Turuncu ama Fanta değil, 1901 yılında İskoçya'da yaratılan, parlak turuncu renkli, gazlı bir meşrubat. O kadar popüler ki, İskoçya'da Coca-Cola'yı bile geride bırakmış ve ülkenin "ikinci " olmus. Birincisi belli di mi😊.




Glencoe, güzelliği kadar 1692'de yaşanan MacDonald Klanı katliamıyla da biliniyor. Katılımcıların gözünde bir sahne canlansın diye rehber “Game of Thrones"tan bir sahne gibi düşünün dedi ama bu üzücü olay, manzaranın derin ve etkileyici duygusuyla beni sadece 7 Ekim katliamına taşıyor, gözlerim doluyor vahşete gene, yeniden.  Sisli dağlar, sert rüzgar ve ince yağmur altında Three Sisters'ın önünde düzgün fotoğraf çekemedik. Ama bazı manzaralar fotoğrafa değil, hafızaya ait. 7 taşımı dizip aynı şeyi diliyorum, huzur.



Ve turun en etkileyici anı Loch Ness'in karanlık sularındaki tekne turu. Nessie'yi görmedik ama gölden izlenen Urquhart Kalesi'nin harabeleri yeterince büyüleyiciydi. Dönüşte uğradığımız Pitlochry ise çiçekli bahçeleri ve Viktorya dönemi yapılarıyla kartpostal gibiydi. Elimde viskili dondurmayla dolaşırken aklım hâlâ sisli tepelerdeydi.


Kaleler ve Son Durak


Şehrin her yerinden görülen Edinburgh Kalesi, gri bulutların altında çok daha etkileyici.


Yakındaki Gotik görünümlü Scott Anıtı ise Sir Walter Scott adına yapılmış. 287 basamağı çıkarsanız şehri yukarıdan görebilirsiniz; ben enerjimi başka tepelere sakladım. Edinburgh yedi tepe üzerine kurulu, dolayısıyla günde 20 bin adımı göze almak gerekiyor.


Günübirlik gezdiğimiz Stirling Kalesi, bana Edinburgh Kalesi'nden daha etkileyici geldi. Volkanik kaya üzerine kurulu kalede Rönesans saray odaları, şapel ve muhteşem tavan süslemeleri bulunuyor. Tek boynuzlu at figürleri her yerde; çünkü bu efsanevi yaratık İskoçya'nın ulusal hayvanı ve bağımsızlığı simgeliyor. Kelt folklorunda tek boynuzlu at, yakalanmaktansa ölmeyi tercih eden gururlu bir hayvan olarak tanımlanıyor.


Kostümlü görevliler, teatral anlatımlar ve çocuklar için hazırlanan dönem kıyafetleri kaleyi yaşayan bir sahneye dönüştürüyor. Outlander dizisini sevenler için İskoçya ayrıca Doune, Midhope, Blackness ve Craigmillar gibi birçok çekim mekanına ev sahipliği yapıyor.


Son durağımız Linlithgow Sarayı oldu. İskoç Kraliçesi Mary burada doğmuş ve henüz altı günlükken tahta çıkmış. Saray daha sonra terk edilmiş, 1746'da yanmış ve günümüze görkemli harabeleri kalmış.

Arkadaşım buraya gelirken "Ağzına bal çalacağım ki geri gelesin," demişti. Sarayın tepesinden gördüğümüz gölün mavisini, uçsuz bucaksız yeşili, kuğuları ve sarayın taş duvarlarında dolaşan ışığı görünce ne demek istediğini anladım.


İskoçya bende yeşil ile grinin olağanüstü uyumu olarak kaldı: Sisli tepeler, karanlık göller, eski taşlar, kaleler ve hikayeler... Geri dönerken ağzıma gerçekten bal çalınmıştı. Diğer İskoç şehirlerini keşfetmek üzere bu floresan yeşillere ve görkemli grilere yeniden döneceğimi biliyordum.


Stella Namet ABULAFYA



 

Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page