top of page

Alan Watts: Güvencesizlikteki Bilgelik



Alan Watts: Güvencesizlikteki Bilgelik

Stella Namet Abulafya


20.yüzyılın en önemli felsefecilerinden İngiliz Alan Wilson Watts’ın (1915-1973) 1951’de kaleme aldığı Güvencesizlikteki Bilgelik (The Wisdom of Insecurity) kitabı, ‘Şimdinin gücünü’ yansıtan en önemli eserlerdendir. Yayınlandığı tarihten bu yana kitabın hala geçerli olması, düşünmeye sevk etmesi Watts’ın ne kadar büyük bir felsefeci olduğunun kanıtıdır.


Dünya korona krizini yeni yeni atlatmaya çalışırken, başlayan savaş bize içinde yaşadığımız günlerde şu soruyu sorduruyor; Korona başladığında savaşı ön göremediğimiz için bir an evvel koronanın bitmesi ümidiyle Ukrayna’daki evindeki o insan, bu gün o günkü korkularının ne kadar yersiz ve anlamsız olduğunun farkında mı?


Bu kitabı okuduğumda üniversiteye girme telaşındaydım, gelecekten beklentilerim ve kaygılarım iş bulmak, evlenmek arasındaydı. Yeniden okuduğumda ülke değiştirmek üzereydim, yerleşmek, adaptasyon, ayaklarımın üzerinde durabilmek ve varlığımı devam ettirebilmekti kaygılarım. Şu anda bu yazıyı yazmak için okuduğumdaysa dünya ekonomik bir dar boğazın içindeyken birikimlerime sahip çıkma telaşındayım. Olanlar olurken her şeyin kendi içinde çözümlendiğini anlamak için noktaları geriye doğru birleştirince, geleceğe dair plan yaparak ve bekleyerek, kaygılarımızı dindirmek adına farklı senaryolara yazarak ne çok zaman harcadığımızı anlamışsınızdır.

Bir sonraki anın keyifli olmasını sağlamak amacıyla kaygılı bir çaba içine girerek, genellikle anın keyfini çıkarmayı ıskalıyoruz yaşamlarımızda. Kitapta bizlere güvencesizliğin güvende olma çabasından kaynaklandığını, kendini doğadan ayrı gören zihnin bütünlüğünü nasıl bozduğunu, insanın geçmiş ve gelecek bağlarını yaratarak sıkı sıkıya tutunmasını ve tek gerçek olan “şu an”ı yaşamayı gerçekleştirememesi olduğunu dile getiriyor. Mutlu olmak için daima bir koşula endekslenerek , bir şeyin gelmesini bekleyerek yaşayan insan hiç bir zaman mutlu olamayacaktır. Daha iyi bir iş, daha çok gelir, daha büyük bir ev, çocuğunun olması , büyümesi…Liste uzayıp gidiyor. Doyumsuz bir varlık olan insan, hedeflediğini elde edince bir başka hedefe geçiş yaparak avuçlarından kaçan bir hayali kovalamaya devam ediyor.


Aslında bu davranış , geleceği garanti altına alma kaygısı ile oluşur. Oysa ki hayatta bu kadar

bilinmezlik ve değişim varken körü körüne bir sabitlenme arayışı içinde olmaktansa akıntıya karşı

savaşmak yerine kendini bırakmak , onunla uyumlanmak dengeyi getirmez mi? Kabul edilmesi gerekilen temel şeyin güvence diye bir şey olmadığıdır.

Allan Watts; Dans etmenin amacı da anlamı da danstır. Dans da müzik gibi akışın her anında gerçekleşir. Bir sonatı son akorduna ulaşmak amacıyla çalmazsınız, eğer her şeyin anlamı sonunda olsaydı besteciler sadece finalleri yazardı. (Sf 122)

Güvence diye bir şeyin olmadığını anlamak, her şeyin değiştiği teorisini kabul etmekten ve yaşamın geçiciliğini gözlemlemekten bile daha öte bir şeydir. Güvence kavramı içimizde sürekli olan, yaşamdaki değişimlere ve yaşamın her gününe dayanabilen bir şey olduğu hissine dayanır. Bu tipik bir insan sorunudur. Anı bozan şeyler ve beklentilerin gücü çoğu insan için öylesine önemlidir ki geçmiş ve gelecek şu andan daha gerçektir. Geçmiş aydınlatılmadıkça ve gelecek umutla ışıldamadıkça şu anın tadına varamaz insan. Bu kendimize verdiğimiz bir ceza gibidir adeta.

Ne kadar güvence elde edersem o kadar daha fazlasını isteyeceğim. Bunu daha yalın ifade edecek olursam: Güvence arzusu ve güvencesiz hissetmek aynı şeydir. Nefesinizi tutmanız onu kaybetmeniz demektir. Güvence arayışına dayalı bir toplum herkesin davul gibi gergin, pancar kadar kırmızı olduğu bir nefes tutma yarışmasından başka bir şey değildir.” (s.67)


Çin felsefelerinden -Taoculuk- tüm engelleri esnekliği ve yumuşaklığıyla aşan suyun gücüne dikkat çeker. Bu felsefe, bir kar fırtınasında söğüt ağacının çam ağacına kıyasla nasıl ayakta kaldığını anlatır bize. Çam ağacının inatçı dalları kırılıncaya kadar karı üzerinden toplar. Oysa söğüt ağacının yumuşak dalları karın ağırlığıyla eğilir, onu üzerinden atar ve tekrar eski haline döner.

Mesela yüzerken güçlü bir akıntıya yakalanırsanız, bu akıntıya direnmek ölümcül olabilir. Akıntıyla birlikte yüzmeniz ve giderek kıyıya yaklaşmanız gerekir. Yüksek bir yerden düşen biri bacaklarını dümdüz tutarsa bacakları kırılır, fakat bir kedi gibi esnerse güvenli bir şekilde düşer. Yapısında esneklik olmayan bir bina bir fırtınada veya bir depremde kolayca çöker, lastikleri ve amortisörleri sarsıntıyı azaltmayan bir araba yolda kısa süre içinde bozulur.


Yaşamda her deneyim yenidir ve yaşamın her anında bilinmeyen ve yeni bir şeyin ortasındayızdır. Bu noktada deneyimi ona direnmeden, onu adlandırmadan olduğu gibi kabul edin, böylece “ben” ve anlık gerçeklik arasındaki çatışma hali ortadan kalkar.


Bu çatışma birçoğumuzun içini kemirir, çünkü yaşamlarımız bilinmeye, gerçekleşmekte olanın tam ortasındaki bilinmeyene, yani içinde yaşadığımız gerçek ana direnen uzun bir çabadır. Bu şekilde yaşayarak onunla yaşamayı gerçekten asla öğrenemeyiz. Her an dikkatli, tereddütlü ve savunmadayız bunların hiçbirinin yararı dokunmaz, çünkü yaşam bizi istemesek de bilinmeyene doğru iter ve buna direnmek şiddetle akan bir sele karşı yüzmek kadar boş ve rahatsız edicidir.

Bu berbat durumda yaşama sanatı ne umursamazca savrulmaktır ne de korkuyla geçmişe ve bilinene yapışıp kalmaktır. Bu da her ana tamamen duyarlı olmaya, her anın yeni ve eşsiz olduğunu görmeye, açık ve tümüyle almaya odaklı bir zihnimizin olmasına bağlıdır. ( s.81)


Korkuyorsam, o halde korkuya saplanıp kalmışım gibi görünür. Fakat aslında, ondan kaçmaya çalıştığım sürece korkuya zincirlenirim. Diğer yandan, kaçmaya çalışmadığım zaman anın gerçekliğiyle ilgili sabitlenmiş ya da saplanmış hiçbir şey olmadığını keşfederim


Tüm tanımlamalardan uzak durmak gerekliliğini ifade ederek, bilinmeyen bir şey bilmediğimiz bir şey yapıyor diyerek kitabını şu sözlerle bitiriyor:

“Kendini tutmaktan kurtulan eller çalışabilir, kendine bakmaktan kurtulan gözler görebilir, kendini anlamaktan kurtulan düşünce düşünebilir. Bu şekilde düşünmek, hissetmek ve görmek ne kendini tamamlayacak bir geleceğe gereksinim duyar ne de kendini haklı çıkaracak bir açıklamaya. O, bu anda, bitirilmiştir.”



Baş ucu niteliğindeki bu kitabı her kaygıya kapıldığınızda okumanızı tavsiye ederim, zira hayat bilinebilirlikten çok uzakta bir yerde keyifli.

Allan Watts’ın sesinden bir mini sunum ekliyorum seyretmek isteyenler için:




Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page