1934 Trakya Olayları

“Liya Türk sayılmak için elinden geleni yapan bir insandı. Ona göre Türkler ile Yahudiler arasında dinden doğan küçük bir fark vardı. Ancak olaylar ona farkın düşündüğünden veya dilediğinden daha büyük olduğunu gösterdi. Olaylar sırasında Türk arkadaşlarından hiçbiri onun yanında olmadı”] Erol Haker]
Şiddetin arka planı ve gelişimi
1934 yazında Trakya’daki Yahudiler Çarlık Rusya’sındakileri aratmayacak bir pogrom yaşadı. Binlerce kişi, can güvenliğinden endişe ederek evini ve işini bırakıp İstanbul’a kaçtı. Bu olaylar, tarihte o zamana kadar Türk Yahudilerinin yaşadığı en büyük travmalardan biriydi. 14 gün süren bu planlanmış pogrom sonucu Trakya’daki Yahudi hayatı tamamen değişti. Bu olay, Romaniyot’lardan başlayarak yaklaşık 2000 senelik tarihi olan Trakya Yahudi Cemaatlerinin sonunun başlangıcıydı.
Bu dönemi anlatan, başta Rıfat Bali’nin 500 sayfalık 1934 Trakya Olayları kitabı olmak üzere pek çok kitap ve makale yayımlanmıştır. Şalom gazetesi de her yıl dönümünde yeni ayrıntılar paylaşmaktadır. Bu trajediyi birkaç sayfada özetlemek, yaşanan vahşetin ve yarattığı kırılmaların hakkını vermeye yetmez. Aile anılarım dışındaki bilgileri, yazının sonunda sıraladığım kaynaklarda derinlemesine okuyabilirsiniz.
İbrahim Tali’nin raporu
Geçen yazıda bu olaylara giden süreçte devlet ve kamuoyunda Yahudiler hakkında neler düşünüldüğünü, ülkede nasıl bir hava oluştuğunu özetlemiştik.
Trakya Umumi Müfettişi İbrahim Tali Öngören, 33 günlük bir araştırmadan sonra Haziran 1934’te CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e “1934 Trakya Raporu” adlı, bölgenin sosyal, kültürel, ekonomik ve demografik yapısını içeren bir rapor sundu. Tali raporunda Yahudiler hakkında şunları yazmıştı:
“Tamamen ırkı bir dine dayanan ve daima kapalı bir kavmi cemaat halinde yaşayan bu unsur dünyanın hiçbir tarafında birlikte yaşadığı milletle tamamen kaynaşmamıştır. İki bin yıldan beri vatan ve toprak bağlılığı yüksek bir millete gurur ve şeref veren hislerden mahrum yaşayan Yahudi dünyada para kuvvetini kendisine tek hedef bilmişti. Politikada ise ister kapitalist ister sosyalist yolda olsun daima kozmopolit enternasyonalist cereyanların içinde yaşamaya çalışırlar. Yahudi’yi bu vasıflarıyla tanıdıktan sonra milli politikamız bakımından bunlar hakkında karar almak mecburiyetindeyiz. Kanaatimce bunlar hakkında alınacak karar evvela bunların dışarıdan gelme suretiyle memlekette çoğalmasına müsaade etmemek, imkan buldukça memleketten çıkmalarına her türlü kolaylığı göstermek suretiyle mevcutlarını azaltmak ve iktisadi menfaat kaynaklarından bunları uzaklaştırmak için devlet teşebbüslerinde ve taahhütlerinde yer vermemek.”
…
“Trakya Türkünü canlandırmak ve iktisadi kalkınmaya mahzar kılmak için iktisadi sahada yapılacak ilk teşebbüs, Trakya’nın kazanç ve hayat kaynaklarını sağlam tedbirlerle öz Türk çocuklarına intikal ettirmek ve bütün Trakya piyasalarını Musevi hâkimiyetinden kurtarmaktır.”
Dönemin güvenlik kaygıları, İskan kanunu
Mussolini yönetimindeki İtalya’nın Ege adalarını silahlandırması, Türkiye’yi Trakya ve Boğazların savunmasını güçlendirmeye yöneltiyordu. Ancak bu güvenlik kaygıları, Cumhuriyete bağlılıklarını defalarca göstermiş Trakya Yahudilerinin sadakatinin sorgulanmasına ve onları tehdit gibi gösteren antisemitik propagandaya da zemin hazırladı. Yeni kabul edilen İskan Kanunu’nun Trakya’yı Türkleştirme hedefiyle ilişkilendirilmesi, bu ortamı daha da ağırlaştırıyordu.
Dönemin Yahudi karşıtlığı
Trakya'da Yahudiler ticaret ve esnaflıkta önemli bir yere sahipti. Ekonomik rekabet, Yahudi tüccarları hedef alan milliyetçi propagandayla birleşerek yerel düşmanlığı besliyordu.
Bu ortamdaki Yahudi karşıtlığını anlatırken Nazi Almanya’sı ve temerküz kamplarını ziyaret eden ve “Ben Hitleri kopya etmiyorum, o beni kopya ediyor” diyen Cevat Rıfat Atilhan’ın sadece 6 sayı basıldıktan sonra hükümet tarafından, fakat ne yazık ki olaylardan sonra kapatılan Milli İnkılap dergisinde Nazi propaganda aracı Der Strumer’i bire bir Türkçeye çevirmesi bir fikir verebilir.

Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde 21 Mart 1934 tarihinde yayınlanan “Komünist, Yahudi ve Dalkavuk” başlıklı makalesinde, Yahudiler Türk milletinin komünistlerden sonra ikinci büyük düşmanı olarak gösterilmekte ve menfaatleri için yaşadıkları ülkenin bayrağını dahi satmaktan çekinmeyecek kadar namussuz bezirganlar olarak nitelendirilmektedirler. [Dergipark]
Ragıp Kemal’in 6 Mayıs 1934’te Vakit gazetesinde yayımlanan “Köylü Bezirganların Elinden Kurtarılmalıdır” adlı yazısı Trakya olaylarının habercisi gibidir. Bu yazıda Kemal, tüm Çanakkale’nin ekonomik olarak Yahudilerin eline geçtiği, hatta köy ve şehir halkının borçlandıkları bir avuç Yahudi’nin esareti altına girdiği şikayetinde bulunmakta ve bu bezirganlık ve tefeciliğin önlenmesi için hükümete yardım çağrısında bulunmaktadır. [Dergipark]
Akşam, Yeni Savaş ve Işık gibi gazeteler bu Yahudi karşıtı yayınlara karşı çıktı; Orhun ve Milli İnkılap ise devlet tarafından kapatıldı. Buna rağmen ekonomik rekabeti Yahudilere karşı düşmanlığa dönüştüren milliyetçi propaganda sürüyordu. İbrahim Tali’nin raporundaki dışlama önerileriyle birlikte, antisemitik yayınlar pogrom öncesindeki düşmanlık ortamının önemli unsurlarındandı.
Ekonomik gerilimler, antisemitik propaganda ve devletin Yahudileri bölgeden uzaklaştırılmasını öngören yaklaşımı aynı dönemde kesişti. Basının, devlet, kamuoyu yerel halk ve yerel hükümetin iş birliğiyle Yahudilerin La Vaka’ (olay), ‘Barunda’ (gürültü, karışıklık, kıyamet) veya ‘La Furtuna’ (fırtına) adını verdikleri pogrom için gereken bütün şartlar oluşmuştu.
Saldırılar nasıl gelişti?
Bu olay kendiliğinden ortaya çıkan bir halk öfkesi değildi. Saldırılardan önce tehdit mektupları gönderilmiş, boykot bildirileri dağıtılmış ve Yahudilere bölgeden göç etmeleri için baskı yapılmıştı. Hazırlık ve kışkırtmada yerel CHP teşkilatları ile Halkevleri çevresindeki milliyetçi kişiler öne çıkıyordu. Saldırılara milliyetçi militanlar, gençler, yağmacılar ve bazı askerler katıldı.
Saldırılar 21 Haziran 1934’te Çanakkale’de başladı. Yahudi esnafını boykot etmeye çağıran bildiriler dağıtıldı, dükkanların önünde nöbet tutularak alışveriş engellendi. Yahudi ailelere, şehri terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerini bildiren tehdit mektupları gönderildi. Cemaatin önde gelenleri yerel yöneticilerden koruma istedi, ancak sonuç alınmadı. Olayların hükümet tarafından bastırıldığı 5 Temmuz’a kadar çok sayıda ev ve dükkân yağmalandı, Yahudi vatandaşlara yönelik darp, şiddet ve taciz olayları yaşandı. Çıkan olaylar sonucu Çanakkaleli Yahudi nüfusunun neredeyse tamamı olan 1,500 kişi trenle veya deniz yoluyla İstanbul’a kaçtı.
Şiddet olayları Haziran sonundan itibaren Edirne, Keşan, Uzunköprü, Babaeski, Lüleburgaz ve Kırklareli’ne yayıldı. Edirne’de 2 Temmuz’da saldırganlar Yahudi mahallesine girerek evleri ve dükkanları yağmaladılar, insanları döverek kovdular ve İstanbul’a gitmelerini söylediler. Fırınlar Yahudilere ekmek, bakkallar yiyecek vermedi. Su dağıtanlar bile hizmetlerini esirgedi. 3 Temmuz’da, kalan Yahudilere 48 saat içinde şehri terk etmelerini bildiren bir tebligat gönderildi. Bu süreçte 700 kadar Yahudi İstanbul’a kaçtılar. Göç dalgası, hükümetin 5 Temmuz’da olayları durdurmasıyla daha büyümeden durduruldu.
Kırklareli’nde şiddet daha da ağırdı. Yahudi mahallesindeki evler taşlandı ve yaklaşık 65 ev tamamen yağmalandı. Saldırılara gençlerin yanı sıra bazı silahsız askerler ve halktan kişiler de katıldı. Kırklareli Hahambaşısı evinde yakalanıp soyuldu, sakalı usturayla kesildi ve paraları alındı. Bazı genç kızların yüzüklerini çalmak için parmakları kesildi; bir genç kıza tecavüze teşebbüs edildi. Yahudi bir ailenin evine girmeye çalışan saldırganları durdurmak isteyen bir jandarma onbaşısı bıçaklandı ve birkaç gün sonra öldü.
Yahudilere yakınlık gösteren pek çok Müslüman Türk onları korumaya, saldırganlardan saklamaya ve yardım etmeye çalıştılar, fakat saldıranların çokluğu karşısında tek tük yerde başarı gösterebildiler.
Kırklareli Yahudileri dehşet gecesinin sabahında erkenden tren istasyonuna koştular. İstasyonda normalde en fazla üç vagon bulunurken o sabah tren 16 vagonla hazırlanmıştı. Bu, olayın planlanmış olduğunu gösteriyordu. Aynı gün yaklaşık 400 kişi İstanbul’a kaçtı. İstanbul'daki yerli ve yabancı basın mensupları ile cemaat üyeleri, gar peronlarında ağlayan, üstü başı yırtılmış ve korku içindeki aileleri gördüklerinde Trakya'da yaşanan şiddetin boyutunu tüm çıplaklığıyla anladılar.
Bu olaylar sonucu Kırklareli Yahudilerinin hepsi şehri terk ettiler. Olayların yatışmasından sonra pek azı geri döndü.
Kaçmak zorunda olanlar evlerini ve taşınamayacak eşyalarını bir günde yok pahasına satmak zorunda bırakılmışlardı. 1934’te 7 yaşında olan Edirneli Daniel Bahar olayların ertesi gününü şöyle anlatır:
“Sabahına kalktık…bir de baktık ki sokaklar dolu. Pazar gibi. Herkes çıkarmış iskemleleri dolapları ne varsa evlerinde, divanları hepsini çıkardılar sokağa. Sokakta da bu kadar köylü gördüğümüz yok. Köylüler öküz arabalarıyla geçiyorlar, alıyorlar ne varsa, koyuyorlar öküz arabalarına. Mesela bir iskemle en aşağı iki buçuk üç liradan aşağı alamazdın. Beş kuruşa gidiyor iskemleler…O cumartesi günü hepsi, satıldı [Rıfat Bali 1934 Trakya olayları]
1,500 Yahudi’nin yaşadığı Tekirdağ’da 3 Temmuz’da başlayan olaylar aynı diğer şehirlerdeki gibi gelişti. Planlı ve organize yağma ve tehditlere başladı. 3-5 Temmuz arasında, kent merkezi ve Çorlu'daki Yahudi evleri ve iş yerleri taşlanarak tahrip edilirken güvenlik güçleri müdahale etmedi. Can güvenliği kalmayan Tekirdağ Yahudi cemaatinin hepsi, mülklerini geride bırakıp veya yok pahasına satarak Tekirdağ Limanı ve trenle kitleler halinde İstanbul'a kaçtılar. 5 Temmuz'da hükümetin duruma el koymasıyla olaylar kontrol altına alınsa da şehirdeki Yahudi nüfusunun ezici çoğunluğu uğradıkları bu travma nedeniyle Tekirdağ'a bir daha geri dönmedi.
Bu olaylar Kırklareli ve Tekirdağ’daki Yahudi Cemaatlerinin sonunu getirirken, olayın hemen arkasından ve birkaç sene içinde Edirne ve Yahudilerin yaşadığı kasabalardaki nüfusun çok azalmasına yol açtı.
Saldırıların sonrası Basının tutumu
Olayları ilk haber yapanlar Türk değil yabancı basın oldu. New York Times 1 Temmuz’da “Türkiye Yahudileri yerlerinden edip Müslümanları yerleştiriyor” başlıklı bir yazıda Türk hükümetinin Trakya’dan Yahudileri tehcir edip Müslümanları getirdiği haberini verdi. Aynı gazete birkaç gün sonra İskan Kanunu’ nu ve göçün devam ettiğini haber yaptı. Türk basını bu olayları ancak 4 Temmuz’da The Times Gazetesi’nin Sirkeci garına varan Yahudilerin durumunu anlatan bir yazısının ardından yazmaya başladı.
6 Temmuz’da Türk basını Başbakan İsmet İnönü’nün mecliste bu konuda bir gün önceki yaptığı konuşmayı bildirdi. Konuşmasında İnönü olayları “fena bir hadise” olarak tanımlıyor ve verdiği emirlerle olayların önüne geçtiğini belirtip, Antisemitizmin Türkiye’de yeri olmadığı, ara sıra dışarından gelse de hemen önünün alındığını söylüyordu.
Türk basınının önemli bir bölümü saldırıları sorgulamak ve mağdurları desteklemek yerine olayları küçümsedi, hatta yaşananları sorguladı. Gazetelere göre kabahat tabii ki olayları abartan ve yalan söyleyen Yahudilerindi. Haber Akşam Postası aynı gün şunu yazdı (kısaltılmış):
“Birkaç günden beri ortalıkta bir şeyle dolaşıyor. Yahudi vatandaşlarımız Trakya’da…tazyik ediliyorlar hatta hicrete mecbur ediliyorlarmış...Bu nakaratı Balkan ve Umumi harp sırasında da dinledik…Simdi de adeta bir Musevi tehciriyle suçlanıyoruz…Musevi vatandaşlardan bir dileğimiz vardır: Yaşadıkları memlekete azami sadakat azami yakınlık göstermek…”
13 Temmuz 1934’te Cumhuriyet “Museviler meselesi tahkikatı bitti” başlıklı yazısında şunları yazar (kısaltılmış):
“Bundan on on beş gün evvel Çanakkale Gelibolu, oralardan evvel Ayvalık ve daha sonraları Keşan ve Uzunköprü Yahudileri kendi arzularıyla evlerini, eşyalarını satarak İstanbul’a gitmişlerdir. … Edirne’ye gelince…millettaşlarının hicrete kalkışmaları bittabi Edirne Yahudilerini de telaşa düşürmüş…ortada hiçbir şey olmadığı halde … sabah erkenden istasyona akın etmişlerdir” …Panik bu şekilde Edirne ve Kırklareli’nde devam ederken … birkaç kişi çapul yapmış bazı Yahudiler güya tehdit edilmiş ve bu hadiselerden bittabi Ankara da haberdar olmuştur… [Rıfat Bali 1934 Trakya olayları]
Rıfat Bali’nin kitabında bu olayların tanıklarının 100 sayfaya yakın anlattıkları, Erol Haker ’in ve daha pek çok ailenin tanıklıkları Yahudilerin evlerini “kendi arzularıyla” satmadıklarını ve “ortada hiçbir şey yokken” paniğe kapılmadıklarını gösteriyor.
Saldırılar Sonrası Hükümetin tutumu
Ankara’nın tutumu ile Trakya’daki yerel yöneticilerin davranışlarını ayırmak gerekir.
Milletvekili Mişon Ventura’nın bir heyetle Atatürk’ü ziyaretinin ardından olayların durdurulması için talimat verildiği anlatılır. İnönü, 5 Temmuz 1934’te TBMM’de yaptığı konuşmada Yahudilerin yerel baskılar nedeniyle göç etmek zorunda kaldıklarını kabul etti. Antisemitizme izin verilmeyeceğini ve sorumluların cezalandırılacağını açıkladı.
Her ne kadar olaylar devletin Türkleştirme politikasına bire bir yardımcı olduysa da, tarihçiler merkezi hükümetin bu olaylara taraftar olmadığını, fakat bazen yerel sorumlulara söz geçiremediklerini söylerler. Müdahalenin ardından saldırılar durdu, ancak binlerce Yahudi evini çoktan terk etmişti.
Olayların ardından İbrahim Tali Öngören görevinden ayrıldı. Kırklareli Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu ve bazı yerel esnaflar tutuklanarak Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Yüzlerce kişi gözaltına alındı, onlarcası tutuklandı. Ancak sanıkların büyük kısmı beraat etti; yalnızca 6 kişi 6 ay hapis cezası aldı. Antisemitizmi yaymakta büyük rol oynayan Cevat Rıfat Atilhan da gözaltına alındı, fakat ceza almadan serbest bırakıldı.
Bu hafif cezalar, bu olaylarda devletin ne kadar adaletsiz davrandığını gösterir.
Hükümet, olayların ardından Yahudilerin güvenle geri dönebileceğini, boykot ve baskıların önleneceğini ve maddi zararların giderileceğini açıkladı. Çalınan malların bir bölümünün sahiplerine iade edildiği bildirildi.
Rıfat Bali’ye göre “(gasp edilen veya yok pahasına satılan gayrimenkullere) tazminat ödemesi ilgili ilgili hiçbir belgeye rastlanmadığı gibi az sayıdaki hatıratlarda da böyle bir bilgi yer almadı”. Trakya Yahudi cemaatinin gasp edilen veya yok bedele satılan mülklerinin fiilen geri alması yerel bürokrasi ve halk baskısı tarafından engellendi. Süreç bölgede bir "Yahudi Yağması Zenginleri" sınıfı yarattı.
Yok pahasına satılan gayri menkul sayısı tam olarak bilinmez. Fakat Yahudilerin bölgedeki ticaretin, manifaturacılığın, peynir imalathanelerinin ve esnaflığın merkezinde olduğu düşünülünce, Rıfat Bali’nin tahmini olan “yüzlerce” (600 – 700) gayrimenkulün bir iki gün içinde el değiştirdiği veya gasp edildiği barizdir.
Hükümetin verdiği rakamlara göre, yaklaşık 13.000 kişilik Trakya Yahudi nüfusundan 3.000’inin İstanbul’a kaçtı. Kaçanların bir bölümü Edirne ve Çanakkale’ye dönse de Tekirdağ ve Kırklareli Yahudilerinin büyük bir bölümü geri dönmediler. Dönenler de eski güvenli yaşamlarını bulamadılar: Pogromdan sonra da boykotlar, yerel baskılar ve Yahudi karşıtı yayınlar sürdü. Yağma sırasında evlerini, eşyalarını mallarını veya işlerini kaybedenlerin geçim ve barınma imkanlarının daralması bölgedeki Yahudi nüfusunun zamanla daha da azalmasına katkıda bulundu.
Adato ve Duenyas Aileleri
Bu olaylar sırasında Kırklareli’nde yaşayan Liya Adato, şehirde herkes tarafından tanınıp sevildiği için kendisine bir şey olmayacağını düşünüyordu. Olaylar başlamadan iki gün önce okul müdürü ve Jandarma komutanıyla beraberken, konuştuklarından bazı olayların çıkacağını anladı. Jandarma komutanı “merak etme seni koruyacağız” dedi ve ertesi gün Liya’nın evine iki jandarma gönderdi. Ancak bu jandarmalar, saldırılar patlak verdiğinde Liya'nın evinin yağmalanmasına engel olamadılar ve saldırganları görünce kaçtılar.
Saldırgan güruh evin kapılarını kırıp içeri girdiğinde aile evdeydi. Yağma başladığında gelenler Ester ve Liya'nın karşısına dikilip kızlarını kastederek "Alegra nerede?" diye sordular. Kızının başına gelebilecek tecavüz ve şiddet tehlikesini gören Ester, onun çoktan İstanbul'a gönderildiğini söyledi. Yağmacılar bu cevaba inanmayıp Alegra'yı evin içinde ve çevresinde aramaya devam ederken, Alegra bitişikteki bahçeli evin karanlık kilerine kaçırılarak gizlendi ve ailenin diğer genç kızlarıyla birlikte bütün geceyi komşularını zifiri karanlık kilerinde geçirdi.
Aile arka pencerelerden kaçarak can havliyle bitişikteki bir komşunun evine sığındı. Ancak yağmacıların takibi sürdüğü ve ana caddelere çıkmaları imkansız olduğu için, mahalle aralarındaki arka sokakları ve bahçe duvarlarını kullanarak sürekli ev değiştirmek zorunda kaldılar.
Evdeki yağma sırasında, iri yarı bir güreşçi yeni bir dikiş makinesini sırtlayıp götürmeye çalıştı. Bunu gören Ester adamın arkasından cesaretle, "Seni hain! Bunu Liya Adato gibi Türk dostu olan birine nasıl yapabilirsin, utan" diye bağırdı. Annesi yaşlarındaki bir kadından bu ağır azarı işiten ve Liya'nın adını duyan yağmacı utandı, makineyi bıraktı ve utanarak evden kaçtı. Salon ve mutfakta tek kalan eşya bu dikiş makinesiydi.
Ertesi sabah, Liya, Ester ve en küçük oğulları hariç bütün aile İstanbul'a kaçtı. Birkaç gün sonra Liya onları almak için İstanbul’a gitti ve geri getirdi. Adatol’ar çok değişmiş bir Kırklareli'ne geri dönen ender ailelerden biriydi.
“Liya Türk sayılmak için elinden geleni yapan bir insandı. Ona göre Türkler ile Yahudiler arasında dinden doğan küçük bir fark vardı. Ancak olaylar ona farkın düşündüğünden daha büyük olduğunu gösterdi. Olaylar sırasında Türk arkadaşlarından hiçbiri onun yanında olmadı” ]Erol Haker]

Bu büyük travmanın ardından aile üyeleri Filistin'e göç etmeye başladı. Liya'nın kardeşi Simanto 1935 yılında, o geceyi erzak deposunda geçiren kızı Alegra nişanlısı Yakir ile evlenerek 1936 yılında kaçak olarak Filistin'e gitti. 1939 da İngilizler genç çifti yakaladı ve geri gönderdiler. Alegra ve eşi Kırklareli’ne baba evine döndüler.
***
Doğduğu Dimetoka’yı Balkan savaşı sonrasında, 1913’te terk eden Yehuda Duenyas 1934’te 77 yaşındaydı. Olaylar bütün düzenini bozunca Edirne’de kalamayacağına karar verdi ve 1936’da eşi ve evli olmayan çocuklarıyla Filistin’e göç etti. Yahudi ajansının göç listelerine göre 26 Ağustos 1936’da Har Zion adlı gemiyle Haifa’ya vardılar.

Yehuda, ailesiyle Petah Tikva şehrine yerleşti ve yeni ülkesinde çocuklarıyla “Şemen Yehuda” – Yehuda yağları adlı bir fabrika kurdu. 1940’larda Filistin’de vefat etti. Çocuklarının işletmeye devam ettikleri bu şirket, 1950’lerde İsrail'in Etz Hazayit adlı, günümüzde ülkenin büyük bir yağ şirketiyle birleşmiştir.
Olayları yaşayan Yahudiler Trakya olaylarından – genelde başlarına gelen kötü olaylardan – pek bahsetmedikleri için ailemin yaşadıklarının detaylarını bölük pörçük biliyorum. İsak Duenyas ve ailesi 1934 Trakya pogromunu nispeten zarar görmeden geçirmişlerdir. Fakat bu onların zor günler yaşamadıkları anlamına gelmez:
1934’te 11 yaşında olan babamın anlattığına göre olayların başladığı gece, Yehuda’nın oğlu ve büyük babam İsak en küçüğü 6, en büyüğü 13 yaşındaki çocuklarını toplayıp her birine bir miktar para vererek “bu gece gidin ormanda saklanın. Yarın durum sakinse geri gelin yoksa başınızın çaresine bakın” diye tembihte bulunmuş. Ertesi gün evde bir hasar olmadığını gören çocuklar geri gelmişler.
Duenyas ailesi birkaç sene daha Edirne’de kalıp 1940’larda İstanbul’a taşınmış, ve İsak Duenyas orada yağ ticareti yapan bir şirket kurmuştur. Müslüman ortağının dürüstlüğü sayesinde Edirne’de diğer aileler gibi bütün varlıklarını yok denecek bir fiyata satmak zorunda kalmadan yağ imalathanesini ve evini makul bir fiyata satabilmiş, mecbur kaldığından değil kendisi için elverişli bir zamanda İstanbul’a göç etmiş olduğu bilinir.
***
Daha ileriki bölümlerde ele alacağımız “20 Sınıf İhtiyat” ve Varlık Vergisi uygulamaları sonucu 13,000 Yahudi’nin yaşadığı Trakya’da 1940’ların sonunda tek tük Yahudi kaldı. Günümüze Haker (Adato) ve Duenyas ailelerinin yeni nesillerinin ufak bir kısmı İstanbul, daha ufak bir kısmı Avrupa ve Amerika’da, büyük bir kısmı da İsrail'de yaşamaktadır.
1934 Trakya Olayları, Türk Yahudilerinin devlete olan güvenini derinden sarstı. Cemaat ise Ladino’da "sessizlik" anlamına gelen "Kayadez" ilkesine daha sıkı sarıldı. Kimliklerini, dillerini ve isimlerini sadece evlerinde ve sinagoglara kullanarak kamusal alanda bir görünmezlik ve temkinlilik stratejisi benimsediler.
Trakya olaylarıyla perçinlenen bu sessizleşme ve görünmezlik refleksinin derin izleri, dönemin getirdiği o ağır travmanın bir mirası olarak günümüz Türk Yahudi toplumunun ve bu toplumun diğer ülkelere göç eden fertlerinin pek çoğunun toplumsal hafızasında ve davranış kodlarında varlığını hala sürdürmektedir. Bu tarihsel travmanın, sonraki kuşakların bugün dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar davranışlarını şekillendirdiğini görüyoruz.
ISAK DUENYAS
Daha fazla bilgi için
Rıfat N. Bali — 1934 Trakya Olayları
Erol Haker “Bir Zamanlar Kırklarelinde Yahudiler Yaşardı”
İSAM — Çanakkale Bağlamında 1934 Trakya Olayları
Şalom — 1934 Trakya Olayları: Bir Aile Dramı!
Dilek Güven — Yeni Belgeler Işığında 1934 Trakya Yahudi Olayları
Turkish Jews flee from terror - JTA
1934 Trakya Yahudi göçünde Türk basınının rolü Dergipark
Türkiyedeki Gayri müslim karşıtı basın söylemi
The expulsion of Turkish Jews from Thrace - BPB
1934 Trakya Olayları: Ayşe Hür
“Bir Furtuna vurdu bizi” Ender Özdeş
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar