top of page

Geleceğe Mektuplar


(Yazarı sesli dinlemek için tıklayınız)





Son yıllarda tuttuğum günlük notlardan birinde, 2019’da yazdığım, düzensiz düşünceleri, hiç değiştirmeden aktarıyorum.

Geçmişten bir gün

18 haziran 2019 Kanada-Vancouver

Sabah, saat altı buçuk gibi rüzgarın sesiyle uyandım. Rüzgarlı bir gün olduğunu camıma değen ağacın bordo yapraklarının, bir o yana bir bu yana rüzgarda salınırken çıkardığı hışırtılardan anladım.



Hava raporu 21 derece gösteriyor, ama hava daha serin gibi

Sabahları, erken saatte işe gitmeden önce, bisikletimle, okyanusun yanındaki havuza yüzmeye gidiyorum. Havuza giden yol; iki yanı, dev ağaçlar ve yanyana dizilmiş çiçeklerle bezenmiş evlerle süslenmiş.



Sabahın dinginliğinde, yeşillikler arasından bisikletimle akmak keyifli; yaklaşık kırkbeş dakika yüzüp, eve dönüyorum. Az bir kahvaltı edip, mağazaya koşturuyorum. Havanın, rüzgarlı oluşu bahanesi, bugün tembellik etmeme neden oldu, yüzmeye gitmedim.



İçimden, ‘Keşke gitseydim’ diye geçiriyorum. Saat 8:45, artık geç. Havuza gidersem işe yetişemem. Kendime kahve yaptım. Balkona geçtim, günlüğüme bu notları yazarken, kahvemi yudumluyorum.

Kütüphaneden, geçenlerde aldığım, yatağımın başucunda duran gizdökümcü şiirin önemli isimlerindan, Amerika doğumlu yazarın ‘The letters of Sylvia Plath’ geçiyor aklımdan.


Kitap, ‘Sylvia’nın’ annesine, yakınlarına yazdığı mektuplardan oluşuyor, (1932-1963) kısacık hayatına binlerce sayfalık, şiirler, romanlar, mektuplar sığdırmış. Yazar, otuz yaşında hayatına son vermiş. Bu kadar kısa bir yaşama bu kadar çok yazıyı nasıl sığdırmış, şaşkınlık duyuyorum. Yazar olunmuyor, yazar doğuluyor sanki?



Objektifi, kendime çevirdiğimde, günlük yazmaya bile zaman bulamayan ve bazen günlük yazarken, neden yazıyorsun ki bütün bunları diye soran bir kişi görüyorum. Fakat, şu da gerçek ki yaşamın içinde akarken, izler bırakacaktır, tutulan notlar. Sıradan hayatlara baktığımızda, aslında yazacak çok şey var, aslında yazacak hiçbirşey yok, Tabii hangi yönden baktığımıza bağlı. Sıradan yaşamların içinde birçok duyguyla örülmüş olaylara rastlayabiliriz.



Sylvia’nın, günlük tutarcasına, düzenli yazılmış mektupları, bana, sadece kendinden bahsetmek yazarlık mıdır sorusunu getiriyor? Sebebi ise, insanın doğasında olan kendinden bahsetmeyi sevme içgüdüsü. Kendine ait olguları, kendi açısı ile anlatmak zor olmamalı diye düşünüyorum.

Yaratıcı olan, sanki, farklı, kendimize benzemeyen, karakterler yaratmak. Resim çizercesine, olaylar örgüsü kurmak daha zor galiba, Dostoyoveski’nin Raskolnikov’u aklıma geldi bir an, sanki roman kahramanı değil de gerçekmiş gibi düşünürüm hep onu! İnanılmaz…

Kahvem bitmek üzere, saate bakıyorum, sabah yarım saatlik zaman dilimine sığdırmaya çalıştığım bu düşünceler için tabii ki zaman yeterli değil.



Yazmak öyle part time yapılacak iş değil. Günlük dahi yazmak için düşünmeye vakit ayırmak gerekiyor.

Evet düşünmek!

Sakince oturup düşünerek, iç sesimize kulak verip hayatın bize mırıldandıklarını dinleyecek kadar zaman ayırıyor muyum acaba kendime, pek öyle gözükmüyor?



Yataktan hızla fırlayıp, kendimi günlük koşturmanın içine atarken, Sylvia'nınki gibi bir hayatı, hayatın rutin, yapılması gereken işlerinin arasında, hem de sadece otuz yıl yaşayarak nasıl, binlerce sayfalık mektuplara, günlükleri, siirleri, hiç bir okunma kaygısı taşımadan, sadece yazma içgüdüsü ile yazmış olmasına gıpta ediyorum.

------------------------------


Gelelim 3 Ağustos 2021’e…

Günlük yazmak sabırlı, özenli vakit gerektiriyor. Ben düzenli yazamam. Ama yazdığım satırları okuyup 2019‘un haziran sabahına geri dönmek, not tutmanın değerini hatırlattı, anlamlı tarafı, uzun zaman önce okuduğum kitabı hatırlamaktı.



Sylvia’ya gelince, detaylı olarak günlük hayatından bahsettiği mektuplarının bir gün kitap olacağı aklına gelmemiştir. Zaten, editörleri tarafından toparlanan, yüzsekiz alıcıya gönderilen, beşyüz yetmişbeş mektup öldükten sonra derlenip, yaklaşık bin sayfalık kitap haline gelmiş.

Kitapta, iş hayatı ile ilgili, mektupları da var. Yazarın mektuplarını okurken, yaşadığı toplum hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

(Hayatı boyunca manik-depresif ile boğuştu, yaşamına İngiltere-Londra’da son verdi)


Benden önceki nesillerimi, aile büyüklerimi ancak yaşlandıkları dönemi, ve aile albümündeki siyah beyaz asık suratlı fotoğraflardan tanıyorum. Elbette yaşlı doğmadılar, onlar da çocuk-genç olmuşlardı, o tarihlerde nasıl bir çocukluk idi onlarınki, nasıl yaşamışlardı, neler hissetmişlerdi, hayalleri var mıydı, aşık olmuşlar mıydı ne tür sıkıntıları, umutları, mutlulukları vardı gibi.


Mesele; anneannemin ud çaldığını anca şimdi bir kuzenimden öğrendim. Keşke yazılı bir şeyler bırakasalarmış diye, hayıflanırken artık birbirimize mektup göndermediğimize göre, geleceğe günlükler doldurmaya zorlarım kendimi!


Rahel-Çela Behar



Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page