top of page

BİTMEYEN KAPANMA GÜNLERİNDEN NOTLAR…


(Yazarı sesli dinlemek için tıklayınız)



Merhaba sevgili okuyucularım. Bu hafta, hala bitmeyen, ucu bucağı görünmeyen kapanma (Seger) günlerinin birinden yazıyorum. İsrael aşılamada dünyada birinci ama, at gözlükleriyle dolaşmakta olan Haredi’lerin yüzünden, ülke tam olarak bu korona musibetinden kurtulamıyor. Onlar beyinsiz oldukları için acıyorum ama, beyni olup da toplaşıp birbirlerine mikrop bulaştıran göstericilere de tiksinmeden bakamıyorum.


Diğer yandan aynı frekansta olan ve onlarca küçük partiler kuran ve oyları böldükten sonra konsesusa varamayan kifayetsiz muhterislere de köpürüyorum. Eskiden vatan sevgisi, ülke aşkı diye nitelendirilen kavramlar vardı. Birlik beraberlik ve düşmanı püskürtme ve dertleri yenme ideali vardı. Bu memleket, bu duygularla beslenip, tek başına düşmanlarına kafa tutar ve zaferlere ulaşırdı. Şimdilerde vatanı falan ipleyen yok, herkes dev aynasında kendine bakıp, egosunu şişirmekle meşgul. Ben çocukluğumdan beri içimde yeşerttiğim esenlik ve sevinçle dolu İsrael’i artık göremiyorum. Şartlar iyileştikçe, insanlar bunun tadını çıkaracaklarına, çokluktan yokluk çekiyorlar. Kötülük, ayak kaydırmaca, sırttan vurma gırtlak boyu. Ne olur bitsin artık bu sen ben kavgası.


Korona ve kapanma süreçleri de artık insanları şirazesinden çıkarmaya başladı. Yollar, parklar, her taraf ıssız. İnsan, insandan, sanattan, güzel sohbetlerden ve sevgi alış verişinden beslenir. Ruhunu ve iç dünyasını zenginleştirir. Her şeyden mahrumuz. Bazı kişiler yaklaşık bir yıldır çocuklarına hasret yaşıyorlar. Ülkeye gelen kapana kısılıyor. Dışarıdaki de artık içeriye giremiyor. Bütün bunlar çok yıpratıcı ve sinir törpüsü bir hale geldi. İnsanların artık taşkınlıklarına son verip, bu musibeti def etmesi lazım…


Son aylarda evde oturup durmadan yazı yazıyorum. Bereket böyle bir üretkenliğim var. Aynı anda farklı üç kitap okuyorum. Gece ayrı, gündüz ayrı… Son günlerde, İstanbullu bir dostumun hediyesi olan Frederic Gros’un “Yürümenin Felsefesi” adlı bir kitap var elimde. Bu kitaptan dünyaya mal olmuş değerli kişilerin, yaman birer yürüyüşçü olduklarını öğreniyorum. Nietzsche, Rimbault , J.J.Rousseau, Immanuel Kant, Thoreau bunlardan bir kaçı. Gerçi bu adamların hayatları incelediğinde, çok değerli olmaları bir yana, aslında hepsinin de takıntılı, eserikli veya delilik sınırında olduklarını gözlemleyebiliyoruz. Yürüyüş deyip de bir parkurda bir saat yürüyüp döndüklerini zannetmeyin. Kimisi yüksek tepeleri aşıp, günde beş altı saat durmaksızın yürüyor, sonunda yorgunluktan sonu gelmez baş ağrılarına kapılıp sürekli istifra ediyor. Bir diğeri ülkeleri yürüyerek aşıyor, o kadar çok, o kadar çok yürüyor ki sonunda dizinde tümör oluşuyor, bacağını kesiyorlar. Bir diğeri takıntılı, günlük yolundan bir santim şaşmadan aynı yolu tavaf ediyor. Hayatı robot gibi, gözü hep saatinde, dakika aşırtmıyor. Günde bir kere yemek yiyor.


Aslında hayran olup, sadece yarattıklarını, söylediklerini veya yazdıklarını okuyup, onları çok sevdiğimiz, ilahlaştırdığımız bir çok önemli insanın, gerçek karakterlerini ve insani hayatlarını okuyup, onları derinlemesine tanıdığınız zaman müthiş bir hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz. Mesela ben en çok bilinenlerden, Einstein’ın, Freud’un, Stefan Zweig’ın, Moshe Dayan’ın ve daha birçok ikonik karakterin beni uğrattıkları düş kırıklıklarını anlatamam. Bu her konu başlığındaki müthiş dehalar için de söylenebilir. Bu adamların hiç birinden iyi bir koca, iyi bir baba, iyi bir evlat çıkmamıştır. Ya takıntılı, ya egoist, ya hırçın ve erişilmez problemli tiplerden oluşuyorlar. Okumuşsunuzdur ama, bu örnekler öylesine çok ki, okumakla bitmez.


Nereden nereye geldik. Yani diyorum ki, hayat gariplikler ve sürprizlerle dolu. Yazımı, Ladino kültürünün ve müziğinin NONA’sı Flory Jagoda ile noktalamak istiyorum. Yaşlı müzisyen kadın, 97 yaşında yaşama gözlerini yumdu. 2003 yılında kendisini Auschwitz Toplama Kampında düzenlenen, bir “kitabe takma” töreninde görmek ve dinlemek fırsatını bulmuştum. Takılan kitabe, Auschwitz’de hayatlarını kaybeden Sefarad Yahudilerinin onuruna ve anısına takılmıştı. Ben o törene, Şalom Gazetesini temsil etmek üzere gazeteci- yazar olarak katılmıştım. Törende Prof. Chaim Vidal Sephiha, Simon Veil,ve Flory Jagoda olmak üzere, çok önemli ve ünlü Holokost kurtulanları da vardı. Flory ufak tefek, incecik, uzun gri bir palto giymiş, bembeyaz saçlarını topuz olarak ensesinde toplamıştı. Kitabe açılışından sonra, mikrofonun önüne gelmiş, incecik sesiyle “Arvoles Yoran Por Luvyas” adlı şarkısını tüm kıtalarıyla söylemişti.


Aslında o da bir Holokost kurtulanı idi. Bosna’daki Yahudiler tutuklanmaya başladıkları zaman, üvey babası onu bir trene bindirip Sarayevo’dan uzaklaştırmaya ve o dönemde, İtalyanların elinde bulunan Hırvatistan bölümüne kaçmasına ön ayak olmuştu. Nedir ki tren biletini ödeyecek parası yoktu. Flory’ye akordeonunu alıp yol boyunca müzik yapmasını ve şarkı söylemesini tembihlemişti. Kız korka korka trene binmiş, bir kenara oturarak saatlerce akordeonuyla şarkılar söylemişti. Bütün yolcular onu sevgi ve keyifle izliyorlardı. Kompartımana giren bilet kontrolörü de kızın müziğinin sihrine kapılmış oturup onu izlemişti, sonra biletini sormadan ilerleyip gitmişti. Flory de beş parasız bindiği tren yolculuğunu, trenden atılmadan bitirmişti. Daha sonra annesiyle buluşup İtalya’ya geçen Flory, savaşın bitiminden sonra orada tanıştığı ABD’li Yahudi bir askere âşık olup Amerika’da Virginia’ya yerleşmiş, evlenip 4 çocuk annesi olduktan sonra, eski Ladino şarkılarının divası olmuştu. Çok güzel besteleri vardı.”Kantikas De Mi Nona” isimli konserler verirdi. Epeyi yaşlandıktan sonra ona artık “La Nona” diye lakap takılmıştı. Birkaç gün evvel 97 yaşında huzur içinde gitti. Gerisinde birçok beste, CD, hayatını anlatan bir kitap, yetiştirdiği yeni Ladino şarkıcıları ve kalabalık, sevgi dolu bir aile bıraktı.


Sevgili okurlarım, bu haftalık bu kadar. Size sevgi ve sağlık dileklerimle selamlar gönderiyorum.

Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page