Akranını Kendin Gibi Sev


Bu hafta okuyacağımız Ahare Mot ve Kedoşim peraşalarının ikincisi, Tora’nın en ünlü emirlerinden birini içermektedir: “Veaavta Lereaha Kamoha – Akranını Kendin Gibi Sev” (Vayikra 19:18). Bilindiği üzere, Rabi Akiva bunun, Tora’nın en önemli ilkesi olduğunu söyler.



Gerçekten kulağa hoş geliyor olsa da, akla bazı sorular gelmiyor değil. Örneğin, en basitinden, bir kişi başkasını gerçekten kendisi gibi sevebilir mi? Üstelik, sevmek bir duygudur; insanın içinden gelir. Bir duygu nasıl “emredilebilir”? Tabii ki aynı soru, her gün sabah ve akşam okuduğumuz Şema’da geçen Tanrı’yı sevme mitsvası için de geçerlidir. İnsana sevmesi nasıl emredilebilir?



Bunlar sorulması gereken sorulardır; ama tabii ki hepsine bu çerçevede girmek olanaksız. Ama bazı noktalara değinebiliriz.


Ramban (Rabi Moşe ben Nahman), bir kişinin başkalarını gerçekten kendisini sevdiği şekilde sevmesinin mümkün olmadığını, bunun ancak melek düzeyinde kutsal kişilerden beklenebilecek bir şey olduğunu söyler. Ramban’a göre gerçekten de, Tora aslında bunu istemekte değildir. Bu emirde Tanrı bizden, başkaları için de, en az kendimiz için isteyeceğimiz düzeyde başarı ve gönenç dilememizi, onlara en üst düzeyde saygı ve düşüncelilik göstermemizi beklemektedir. Ya da Sforno’nun deyişiyle “Arkadaşının yerinde olsaydın kendin için ne ister idiysen, bunları şimdi onun için iste”. Ünlü sözünde, Hillel bu emri oldukça basite indirgemiş görünmektedir: “Nefret ettiğin bir şeyi başkasına yapma” (Talmud – Şabat 31a). Ama acaba “Tora’nın en önemli ilkesi”, sadece “isteyerek”, “dileyerek”, “yapmayarak” mı yerine getirilmelidir? Bunun pratik ve “aktif” bir dışavurumu olması gerekmez mi?



Daha temel bir soru soralım. Sevgi nedir? Hiç şüphe yok ki, bu sorunun cevabı, kime sorulduğuna göre farklı şekillerde cevaplanacaktır. Ama yine de, acaba sevginin objektif, nesnel bir tanımı var mıdır?



Bu noktada sözü, bu yıl içinde Korona hastalığına kurban verdiğimiz çok önemli bir isim olan Rav Dr. Abraham Twersky’ye bırakmak istiyorum. Rav Twersky, madde bağımlılığı alanında uzmanlaşmış önde gelen bir psikiyatr olmanın yanı sıra, Çernobil Hasidizminin varislerinden biriydi ve uzmanlık alanı ile Tora’nın öğretilerini bir araya getirerek çağımızın psikolojik ve toplumsal birçok sorununa hitap etmiş verimli bir yazardı. İnternette kendisiyle yapılmış bir röportajdan kısa kesitler bulabilirsiniz; tavsiye ederim.



İşte bu kısa filmlerden birinde, Rabi Twersky sevgi konusuna değiniyor ve şöyle diyor:


“Sevgi, bizim kültürümüzde anlamını neredeyse kaybetmiş bir sözcük. Kotzk Rabi’si ile ilgili ilginç bir hikâye vardır. Bir keresinde, yemekte olduğu balık yemeğinden büyük keyif aldığı anlaşılan genç bir adamla karşılaşmıştı. ‘Genç adam; o balığı neden yiyorsun?’ diye sordu ona. Genç adam ‘Çünkü ben balık severim’ diye cevap verdi. ‘Ha’ der Kotzk Rabi’si, ‘Balığı seviyorsun… ve bu yüzden onu sudan çıkardın, öldürdün ve haşladın. Öyle mi?’ Sonra devam etti: ‘Bana balığı sevdiğini söyleme. Sen kendini seviyorsun. Ve o balığı, damak zevkine uygun olduğu için sudan çıkardın, öldürdün ve haşladın.’



“Bizim sevgi diye nitelendirdiğimiz şey büyük çoğunlukla işte bu ‘balık sevgisi’dir. Dolayısıyla; genç bir çift – genç bir erkek ve genç bir kız – birbirine âşık olduğunda bu ne demektir? Genç adam bu genç kızı, ‘kendi’ fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayacak bir kişi olarak görüyor demektir. Aynı şekilde genç kız da, bu genç adamı, ‘kendi’ fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayacak bir kişi olarak görüyor demektir. İşte güya ‘sevgi’ dedikleri şey budur. Ama aslında her biri kendi ihtiyaçlarını karşılama peşindedir. Bu, diğer kişiye yönelik sevgi değildir. Sadece diğer kişinin, kendimize duyduğumuz sevgiyi tatmin edecek bir araç haline gelmesidir. Dolayısıyla bizim sevgi diye nitelendirdiğimiz sevgi büyük çoğunlukla balık sevgisidir. Harici, gerçek bir sevgi, benim ne alacağımla değil, ne vereceğimle ilgilidir.



“Ünlü bir etik ustamız vardı: Rabi Eliyau Dessler. Kendisi şöyle demişti: İnsanlar ciddi bir hata içindedirler. ‘İnsan sevdiği kişiye verir’ diye düşünürler. Ama gerçek cevap şöyledir: ‘İnsan verdiği kişiyi sever.’ Ve bunu şöyle açıklar: Eğer ben sana bir şey verirsem, kendi benliğimle sana yatırım yapmış, kendimden bir parçayı sana ait kılmış olurum. Ve insanın kendi kendisini sevmesi doğal bir veri olduğuna göre – zira herkes kendisini sever – artık benden bir parça sende olduğu için, sende benim sevdiğim bir şey var demektir. Sonuç olarak gerçek sevgi, almaya değil, vermeye dayalı sevgidir.”



Rav Twersky’nin sözleri buraya kadar. Biraz düşündükçe, insanların, aslında çok basit olması gereken bu açıklamayı özümsemekte neden güçlük çektiklerini anlamak oldukça zor. Zira bunun çok bariz örneklerini her yerde görüyoruz. En basitinden, bir ebeveyn ile çocuk arasındaki sevgiyi ele alalım. Acaba ebeveyn mi çocuğunu daha çok sever, yoksa çocuk mu ebeveynini? Bilemiyorum; istisnalar kaideyi bozmaz elbette, ama sanırım birçoğumuz bir ebeveynin çocuğuna olan sevgisinin çok daha güçlü olduğunu kabul edecektir. Sebebi de çok basittir. Bu çocuk hiçbir şey veremeyecek durumda olduğu bir aşamadan beri, anne ve babası sürekli ona bir şeyler vermiştir. Yiyecek vermiştir, giyecek vermiştir, yakınlık, sıcaklık vermiştir. Kucaklamıştır. Öpmüştür. Ona yatırım yapmıştır. Ona kendi benliğini vermiş, hayatını adamıştır. Veren konumunda olanın sevgisi her zaman daha yüksektir.



Aynısı her sevgi için geçerlidir. Rav Twersky’nin verdiği örneğe geri dönersek; belki de üretimden çok tüketimin, görevlerden çok hakların ön planda olduğu, idealizmin, gönüllü faaliyetlerin ve fedakârlığın enayilik sayıldığı, yine başka bir vesileyle Rav Twersky’den duymuş olduğum bir ifadeyle “İnsanların, bozulan şeyleri tamir etmektense atıp yenisini almayı daha kolay bulduğu” veya “tek kullanımlık kapları tercih ettiği” bir devirde, sevgilerin, birçok örnekte “balık sevgisi”nden öteye geçememesi bir sürpriz mi ki? Eskiden marjinal durumlarda son çare olarak görülen boşanma gibi travmatik bir deneyimin çağımızda artık hiç de ender olmaması da aynı trendin bir dışavurumu sayılamaz mı? Boşanma yoluna giden herkes hatalıdır diye bir şey söylemiyorum kesinlikle. Herkesin mutlaka kendince geçerli nedenleri vardır. Ama kanımca, çoğunlukla popülist kültürü şekillendiren, kim oldukları ve bu hak ve yetkiyi nereden aldıkları belirsiz odakların her yönden pompaladığı “sevgiye” yönelik genel – yanlış – kanının ne kadar ağır sonuçlara yol açabildiği, kendisini sadece boşanma değil, her türlü sallantılı ilişkide açıkça göstermektedir.



İbranice sevmek anlamına gelen kök, “a[h]av” (אהב) köküdür. Çoğunlukla konuşanlarının konsensüsü şeklinde ortaya çıkmış ve gelişmiş olan diğer dillerin aksine, İbranice, Leşon Akodeş, yani “kutsiyet lisanı” olarak bilinir. Bu dilde tamı tamına eş anlamlı olan iki sözcük yoktur. Her sözcük, kendine has, spesifik ve benzersiz bir anlama sahiptir. Ve bu anlamlar, sözcükleri oluşturan harflerden gelir. Bu konuda derinlere inmek, bildiğim sayılı birkaç örnekten ibaret olan bilgimi de, bu yazının kapsamını da aşıyor; ancak şu אהב kökünü ele alalım. Bu kök א (alef) harfi ile הב ([h]av) sözcüğünün birleşiminden oluşur. הב sözcüğü “ver” anlamındadır. Ulpanda öğrendiğimiz üzere, birinci tekil şahsın gelecek zamanlı çekimi için bir kökün başına א harfi eklenir. Bu durumda אהב sözcüğünün tam anlamı “ben vereceğim” şeklindedir. Koşulsuz olarak veren kişi, gerçekten seven kişidir. Ve Rav Dessler’in işaret ettiği gibi; sevdiği için veriyor değildir; verdiği için seviyordur. İşte, belki de “Akranını kendin gibi sev” emrinin “pratikteki” uygulaması budur. Vermek.


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square