top of page

“A-Şem Böyle Söyledi”


Şemini peraşasının başında, Mişkan’ın ibadete açıldığı gün meydana gelen olaylar anlatılmaktadır. Mişkan bu günde resmi olarak ibadete açılmadan önce, yedi gün boyunca bu güne yönelik hazırlıklar yapılmış ve 1 Nisan tarihine rastlayan bu sekizinci günde Mişkan ibadete açılmıştır. Peraşaya “Şemini” (sekizinci) adının verilmesi de bundan kaynaklanmaktadır.



Tahmin edileceği üzere bu, genel olarak tüm Yisrael için, ama özel olarak Aaron için çok önemli ve sevinçli bir gündü. Ne de olsa bu günde hem kendisi Koen Gadol olarak, hem de dört oğlu Nadav, Aviu, Elazar ve İtamar, “Koenler” olarak göreve başlayacaklardı. Önceki yedi gün boyunca yapılan hazırlıklar sırasında ibadet görevini Moşe gerçekleştirmişti.



Ne var ki, büyük sevinç ve heyecanla başlayan günün devamında ağır bir trajedi yaşandı:


Aaron’un oğulları Nadav ve Aviu, birer kor küreği aldılar, içlerine ateş koydular, [ateşin] üzerine de tütsü yerleştirerek, A-Şem’in Huzurunda, [Tanrı’nın] kendilerine emretmiş olmadığı yabancı [veya yetkisiz] bir ateş getirdiler. A-Şem’in Huzurundan bir ateş çıktı ve onları tüketti. A-Şem’in Huzuru’nda öldüler” (Vayikra 10:1-2).



Bu şok karşısında Moşe’nin Aaron’u şu sözlerle teselli ettiğini görüyoruz:


A-Şem böyle dedi: ‘Yakınlarımla kutsanacak, tüm halkın önünde onurlanacağım’ kastettiği buymuş.


Bu sözler üzerine Tora “Aaron sessiz kaldı” demektedir.



Moşe, Aaron’a oğullarının ölümünün yüksek bir amaca hizmet ettiğini söylemektedir. Bu olay, Hahamlarımızın “Kutsal ve Mübarek Tanrı, Kendisi’ne bağlı olanlara bir saç teli kadar bile müsamaha göstermez” (Yevamot 121b) sözleriyle tarif ettikleri prensibin bir örneğidir. Bu prensibin belki de en ünlü örneği Moşe’nin ta kendisidir. Su çıkarmak için asasıyla taşa vurduğu olayın tam mahiyeti hiç açık olmamasına rağmen Tanrı onu da sertçe cezalandırmış, onu Erets-Yisrael’e girmekten men etmişti. Ama bence bundan da zorlu olan başka bir nokta, Tanrı’nın bu olaydan her bahsedişinde Moşe’yi [ve Aaron’u] çok ağır sözlerle kınamasıdır: “Bana ihanet ettiğiniz için, Bene-Yisrael’in içinde Beni kutsal kılmadığınız için” (Devarim 32:51). “Moşe” ve “Tanrı’ya ihanet” sözlerini aynı cümlede kullanmak bile bize çok garip geliyor olabilir; ama Tanrı’nın Moşe’nin hareketi hakkındaki değerlendirmesi böyledir.



İnsanlar, Tanrı’nın, Kendisi’ne yakın kişileri bile kayırmayıp, yanlışları nedeniyle cezalandırdığını gördüklerinde, Tanrı’ya yönelik korku ve takdir duyguları güçlenir. “Tsadiklere bile böyle davranıyorsa, günahkârlara haydi haydi!” çıkarsamasında bulunurlar. Tanrı’nın “kutsal kılınması” ile kastedilen budur. İşte, Moşe de Aaron’u böyle teselli etmekte, Nadav ve Aviu’nun bu şekilde cezalandırılmalarının, bir yandan Tanrı’nın gözünde ne kadar yüksek düzeyli olduklarını gösterdiğini, bir yandan da Tanrı’nın “kutsal kılınmasını” sağladığını vurgulamaktadır. Aaron bu sözlerle teselli bulmuş, kaybı nedeniyle yakınmayarak “sessiz kalmıştır” (Raşi).



Ama Moşe sadece bunu söylemekle kalmamış, teselli sözlerinin öncesinde bir de girişte bulunmuştur: “A-Şem böyle söyledi.” Acaba Moşe’nin bu girişi yapması ne anlama geliyor olabilir?



Raşi’nin açıklamasına göre Moşe, “Tanrı bana daha önce bundan bahsetmişti” demektedir. “Mişkan’ın açıldığı gün, Kendisi’ne yakın birilerinin ölümüyle kutsal kılınacağını söylemişti. Ama ben bu kişinin sen veya ben olduğumu sanıyordum. Şimdi, oğullarının bizden bile daha yüksek düzeyli insanlar olduğunu anlıyorum.” Başka bir deyişle Moşe’nin bu sözleri de tesellinin ayrılmaz bir parçasıdır.



Ancak belki bu giriş sözlerini daha basit bir şekilde de açıklayabiliriz. İnsanın, hayatının en özel ve en mutlu gününde iki büyük oğlunu kaybetmesi gerçekten çok zorlu bir durumdur. Bir sürü soru işareti zihnini kemirecektir. “Neden? Başka bir yol yok muydu? Tanrı merhametli değil mi?” Böyle bir insana ne cevap verilebilir?



Bu sadece kişisel değil, toplumsal trajediler için de doğrudur. İşte; bu hafta Holokost’u anacağız. Son nesilde Yahudileri en çok zorlayan sorulardan biri “Tanrı bunun olmasına nasıl izin verdi? Holokost sırasında Tanrı neredeydi? Neden böylesine akıl almaz bir felaket yaşadık?” sorusudur. Bu gibi sorulara ne cevap verilebilir?



Verilemez. Zor soruların basit veya kolay cevapları yoktur. Ama kısa bir cevabı vardır. Ve bu cevabı Moşe, Aaron’a yönelik teselli sözlerinden önce vermiştir: “A-Şem böyle söyledi.” Bu elbette bir “cevap” değil. Ama bir bakış açısı. Zorlu bir trajedi karşısında bizim her şeyi bilemeyeceğimizi, her şeyi anlayamayacağımızı, her şeyi açıklayamayacağımızı hatırlatan kısa, ama anlam yüklü bir cevap.



İçinde bulunduğumuz Omer günleri kederli günler olarak kabul edilir. Rabi Akiva’nın 24.000 öğrencisi bu kısa dönem içinde bir salgın nedeniyle ölmüştü. Bu nedenle Omer günlerinde müzik ve kutlamalardan kaçınılır, düğün yapılmaz. Rabi Akiva’nın ta kendisi ve onun gibi dokuz büyük haham, Romalılar tarafından inanılmaz işkencelerle katledilmişti. Bu hahamlardan biri de Rabi Yişmael’di.



Midraş (Elle Ezkera piyutu), Rabi Yişmael işkence gördüğü sırada Göklerde meleklerin Tanrı’ya “Ey Evrenin Efendisi! Bu Tora’nın ödülü bu mu?!” diye haykırdıklarını anlatır. Tanrı’nın bu soruya verdiği cevap nettir: “Eğer susmazsanız, dünyayı en baştaki tou vavou (karmaşa) haline geri döndürürüm!”



Bu sözler Tanrı’nın bir tehdidi gibi görünmektedir. Ama biraz daha derine inildiğinde Tanrı başka bir şey söylemektedir: “Siz her şeyi her yönüyle bilemezsiniz. Bilebilmeniz için sizi tarihin en başına geri getirmem, tüm olayları, bunların birbiriyle bağlantısını, sebepleri, sonuçları tek tek size göstermem gerekir. Bu sizin kapasitenizi aşar. Hükmümü olduğu gibi kabul etmek durumundasınız.”



Tarih bir tiyatro oyunudur. Senaryosunu yazan, onu yöneten ve sahneye koyan Tanrı’dır. Biz bu uzun oyunun ortasında bir yerlerde salona girer, oyunun bir kısmına tanık olur, hatta bize biçilen rolü de oynar, sonra da oyun tamamlanmadan salondan çıkarız. Bu kısa süre boyunca olup bitenler her zaman bize mantıklı gelmez. Çünkü biz oyunun sadece çok kısa bir bölümüne tanık olmaktayız. Üstelik bu sadece sahnede olup bitenlerle sınırlı. Bunun bir de sahne arkası var ki orada olup bitenleri, orada çalışanlar – mesela Midraş öğretisindeki “melekler” – bile her yönüyle bilmiyor. Bu gerçek karşısında, tüm oyunu sadece görebildiklerimize dayanarak yargılamak ne kadar isabetli olabilir?



İşte bu yüzden Moşe her şeyi üç sözcükle ifade etmektedir: “A-Şem böyle söyledi.” Bir anlamda bu, üzücü bir olay karşısında söylenen “Baruh Dayan A-Emet” (Gerçek Yargıç [veya: Hakikatin Yargıcı], Mübarektir” berahasının bir ifadesidir. Trajedi karşısında yapabileceğimiz tek şey, Gerçek Yargıç’ın “böyle söylediğini”, böyle hükmettiğini kabullenmektir.



Elbette bunlar, yazması kolay, kabullenmesi zor konulardır. Her halükârda ateş düştüğü yeri yakar. Bizden iki-üç nesil önce yaşamış büyük hahamlardan Rabi Şelomo Zalman Auerbach, bir keresinde, Pesah’tan kısa bir süre önce aniden vefat eden Holokost kurtulanı bir adamın eşini teselli etmeye gelmişti. Adamın zorlu hayatı hakkında anlatılanları dinledikten sonra, acılı eşine beklenmedik bir soru yöneltti: “Baruh Dayan A-Emet berahasını söylediniz mi?”



Kadın “Evet, tabii” diye cevap verdi. “Cenazenin bitiminde söyledim. Ama doğrusu böyle bir durumu anlamak ve kabullenmek o kadar zor ki…”



Rabi Auerbach, hayatını yoksulluk ve hastalıklar içinde geçirmiş, dört savaş yaşamış ve bir akrabasını terör saldırısında kaybetmiş biriydi. “Aklınızdaki soruları çok iyi anlıyorum” dedi. “Bu beraha, anlaşılması ve kabul edilmesi oldukça zor bir ifade. Ama siz yine de tekrar tekrar söyleyin. Ne kadar zor gelirse gelsin; inanın bana, yeteri kadar tekrarladığınızda tam olarak ne anlama geldiğini anlayacaksınız.”



Hiç hoşumuza gitmese de, trajediler hayatın bir parçasıdır. Ne yazık ki onları kontrol altına alamayız ve bu sebeple, hayat devam ettiği sürece onları bir şekilde göğüslemek gerekir. Moşe bunun kolay olmayan, ama anlamlı bir yolunu öğretmiştir: “A-Şem böyle söyledi.









Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page